Aynada kendi yüzünü beğenmeyen bir adam düşünün. Yıllar sonra çareyi bulmuş: başkalarının fotoğraflarını toplayıp arkalarına kendi adını yazıyor. Albüm dolunca rahatlıyor, gözleri parlıyor. “Bakın,” diyor, “ne güzel bir yüzüm varmış.”
Bu adamı tanıyorsunuz. Sokakta değil, kürsüde. Mahallede değil, ekranda. Her birkaç yılda bir müjde dolaşıma girer. Meğer Kant’ın kütüphanesinde bir Kur’an nüshası varmış. Meğer Hegel gizliden gizliye İbn Arabî okuyormuş. Meğer Shakespeare’in asıl adı Şeyh Pîr’miş, Anadolu’dan gitmiş, adı bozulmuş. Kaynak sorarsınız, kaynak yoktur. Delil sorarsınız, “bir yerde okumuştum” derler. Nerede? Belli değil. Kim yazmış? Belli değil. Ama gözler parlıyor, ses yükseliyor, sohbet tatlanıyor.
Sorulması gereken soru şu değil: doğru mu?
Sorulması gereken soru şu: bu haber niçin bu kadar sevindiriyor?
Çünkü Kant bir ad değil, bir paradır. Ve o parayı biz basmadık. Shakespeare bir şair değil, bir mühürdür; o mührü biz kazımadık. Adamın adını kendi hanemize yazdığımızda yaptığımız şey takdir değil, tahsilattır. Kendi elimizle kurmadığımız bir terazide tartılmayı çoktan kabul etmişiz de hiç değilse kefeye birkaç ağır isim atalım istiyoruz.
İşin tuhaf tarafı şu: sabah küfrettiğimiz medeniyetin büyüklerini akşam akraba ilan ediyoruz. Sabah “Batı çürümüştür” diye kükreyen ses, akşam o çürümüş dedigi bahçenin en güzel ağacını kendi avlusuna taşımaya çalışıyor. Bir yandan tekfir, bir yandan tapu. Aynı adam, aynı gün, aynı nefeste.
Nefret ile hayranlık kardeştir. İkisi de aynı yerden beslenir: kendine yetememekten.
Bakınız, aynı elin yazısını başka yerlerde de görürsünüz. Astronot uzayda ezan sesi duymuş, dönmüş Müslüman olmuş. Karpuzun içinden lafza-i celâl çıkmış. Arı peteğinin gözünde bir isim beliriyormuş. Ağacın gövdesi secdeye durmuş. Balığın pulunda yazı varmış. Her biri ayrı bir hikâye, hepsi tek bir cümle: Bakın, bize dışarıdan da hak veriyorlar.
Ha uzaydaki astronot, ha Königsberg’deki filozof. Fark yok. İkisi de aynı işi görüyor: şahitlik.
Oysa imanı olan şahit aramaz. Şahit arayan, iman ettiğinden emin değildir.
Buraya dikkat edin: mesele burada düğümleniyor.
Bir düşünce, ayakta kalmak için kimsenin onayına muhtaç değildir. Pisagor’un teoremi Pisagor’un kimliğini merak etmez. Kant’ın ahlak yasasına sarık giydirdiğinizde o yasa daha doğru olmaz; siz de daha derin olmazsınız. Fikir kendi ayağı üstünde durur, taşınmayı beklemez, sahiplenilmeyi dilenmez. Düşünce yetimdir; babasını arayan siz olursunuz.
Ama inanç öyle değil. Dikkat edin, “iman” demiyorum, “dindarlık” diyorum. İman kişinin kendisiyle Rabbi arasında, kimsenin görmediği yerde kurulan bir bağdır; sessizdir, gösterisi yoktur, seyirci istemez. Dindarlık ise başkalarıyla oynanan bir oyundur. Görülmek ister, sayılmak ister, alkış ister, kalabalık ister. Tek başına oynanamaz. Rakip olmadan, seyirci olmadan, hakem olmadan yürümez.
Ve her oyunun bir skor tabelası vardır. Kant’ı bizim haneye yazdığınızda tabelada bir sayı artıyor. Shakespeare’i Müslüman ilan ettiğinizde bir sayı daha. Kimse sormuyor: kime karşı oynuyoruz, kim tutuyor bu skoru, bu maçın sonunda ne kazanacağız?
Sonra bir cümle var, hepsinin üstünü örten: “Allah rızası için yapıyorum.”
Bu cümle bir dua değil, bir aklama makinesidir. Yalan söylersiniz, maslahat olur. Ayırırsınız, cemaat olur. Alırsınız, hizmet olur. Susarsınız, hikmet olur. Ezersiniz, imtihan olur. Makineye ne atarsanız atın, öbür uçtan tertemiz çıkar; üstünde de bir mühür: rızâ.
Kendi adına yapamayacağınız her şeyi Allah adına yapabiliyorsanız, orada bir sorun var demektir. Ve o sorun Allah’ta değildir.
Şunu söylemek istiyorum: Kant’ı Müslüman ilan etmekle karpuzda yazı aramak arasında bir mesafe yoktur. Biri kütüphanede olur, diğeri manavda; ikisi de aynı boşluğu doldurur. İkisi de sizi bir adım öne çıkarmaz, çünkü ikisi de sizin emeğiniz değildir. Ödünç alınmış bir gurur, gurur değildir. Ödünç alınmış bir delil, delil değildir.
Bir medeniyet kendi filozofunu yetiştirmeyi bıraktığı gün, başkasının filozofunu evlat edinmeye başlar. Kendi cümlesini kuramayan, başkasının cümlesini tercüme etmekle kalmaz; altına kendi imzasını atar.
Yüz güzel değilse ayna kırılmaz. Ayna kırılınca yüz düzelmez, sadece görünmez olur. Biz de yıllardır aynayı kırıyoruz ve görünmediğimiz için güzel olduğumuzu sanıyoruz.
Shakespeare’i Müslüman yapmakla uğraşanlara sormak lazım:
Peki siz ne zaman olacaksınız?












