Bir yemeğin tarifini ezberleyen adam aşçı olur mu? Soğanı kaç dakika kavuracağını, tuzu ne zaman atacağını harfi harfine bilir. O yemeği yapar, hem de güzel yapar. Ama bir gün elinde soğan kalmazsa ne yapacağını bilemez. Çünkü soğanın neden kavrulduğunu hiç sormamıştır. Tarifte yazmıyordu.
Bizim eğitimimiz baştan sona tarif ezberletir. Neyin doğru olduğunu öğretir, niçin doğru olduğunu öğretmez. Çocuk doğru cevabı bilir, sınavı kazanır, diplomayı alır. Sonra hayatında ilk kez tarifte yazmayan bir durumla karşılaşır ve orada donup kalır.
Neyin doğru olduğunu bilmek bilgidir. Niçin doğru olduğunu bilmek başka bir şeydir, ona anlamak denir. Aradaki fark şurada ortaya çıkar: Bilgi ezberlenir, anlayış üretir. Bir şeyin niçin doğru olduğunu anlayan insan, o şeyin nerede yanlış olacağını da bilir. Sınırını görür. Sınırını gören adam da bir gün o sınırın dışına çıkar. Yeni olan her şey orada, o sınırın dışında bulunur.
Bir şey anlattığımda ya da yazı yazdığımda en sık sorulan soru şudur: “Bu ne işe yarayacak?”
Bu soruyu duyduğumda içim burkulur. Çünkü o soruyu sorduğun anda işin bitmiştir. Fark etmeden kendine bir kafes yapmışsındır: Yalnızca işine yarayacağını önceden bildiğin şeyleri öğreneceksin. Peki bir şeyin işine yarayıp yaramayacağını nereden bileceksin? Onu bilmek için o şeyi zaten bilmen gerekir. Bilmediğin için de faydasız sanırsın, faydasız sandığın için öğrenmezsin, öğrenmediğin için de bilmezsin. Kapı kilitlenmiştir, üstelik anahtar içeride kalmıştır.
Böyle yetişen insan çok işe yarar, yanlış anlaşılmasın. Titiz olur, çalışkan olur, becerikli olur. Başkalarının bulduğu şeyleri gayet güzel yapar. Buzdolabını bulmuşlar mı, sen de yaparsın buzdolabını. Elektrikli arabayı yapmışlar mı, sen de yaparsın. Bilgisayarı çıkarmışlar mı, sen de çıkarırsın, hatta daha ucuza mal edersin. Ama bilgisayarı bulamazsın. İnterneti bulamazsın. Uzaya gidemezsin. Onlar gittikten sonra gidersin.
Arada sırada duyuyorum, planımız varmış, Ay’a gidecekmişiz. Güzel. Birileri yarım asır önce gitmiş, teknolojisi aşağı yukarı ortada, bir gün gideriz elbet. Kimse çıkıp “Biz bunu niye altmış sene önce düşünmedik?” diye sormuyor. Ay’a gitmek marifet değil artık, tarifi yazılmış. Marifet, tarifi olmayan şeyi yapmaktır. Tarifi olmayan şeyi yapmak için de tarifsiz kalmayı göze almak gerekir. Kimsenin yolunu bilmediği yerde yürümek, bir süre yanlış yürümeyi peşinen kabul etmektir.
Şimdi asıl meseleye geliyorum. Yeni bir şey bulmak istiyorsan, ne işe yarayacağını bilmediğin konularla uğraşmak zorundasın. Başka yolu yok. Çünkü neyin, ne zaman, ne işe yarayacağını kimse önceden bilemez.
Küflenmiş bir tabağa bakıp “Yazık oldu” demeyen bir adam yüzünden bugün milyonlarca insan enfeksiyondan ölmüyor. O adam küfü incelerken kimsenin hayatını kurtarmayı düşünmüyordu, sadece merak ediyordu. Havada gözle görülmeyen dalgaların varlığını gösteren adama bunun ne işe yarayacağı sorulduğunda, hiçbir işe yaramayacağını söylemişti; bugün o dalgalar cebimizde duruyor ve dünyanın öbür ucundaki insanla konuşmamızı sağlıyor. Camı tıraşlayıp mercek yapan ustalar gökyüzünü düşünmüyorlardı, sadece işlerini iyi yapıyorlardı.
Faydanın takvimi yoktur. Bir bilgi bulunduğu gün işe yaramaz, elli yıl sonra yarar. Bazen yüz yıl sonra. Bazen hiç yaramaz, ama yaramayan dokuz şeyi denemeyen adam onuncuyu da bulamaz. Bir ülkeye “Sadece işe yarayacak şeyleri araştırın” dediğiniz anda, o ülkenin bir daha hiçbir şey bulamayacağını garanti etmiş olursunuz. Kopyalar, geliştirir, ucuzlatır. Bulamaz. Hem de bunu yaparken kendini çok verimli hisseder.
Şunu da belirtmek isterim: Taklitle başlayıp buluşa geçen ülkeler var. Japonya kopyaladı, Kore kopyaladı; sonra ikisi de yeni şeyler buldu. Demek ki kopyalamak bir yol, yeter ki durak sanılmasın. Asıl tehlike kopyalamak değil; kopyalamayı bir marifet zannedip orada demirlemek.
Bu yüzden meraklı insana tahammül etmek lazım. Faydasız işlerle uğraşan gence sabretmek lazım. Toplumumuz bunu beceremiyor. Çocuk soru sordukça sevinmek yerine, sorularının azalmasını bir olgunluk işareti sayıyoruz. “Adam olacaksın” diyoruz çocuğa, “adam olmak” da meslek sahibi olmak demek. Çocuk on yaşında sormayı bırakıyor, on beşinde şıkları ezberliyor, yirmi beşinde niçin sorusunu tamamen unutuyor. Sonra oturup soruyoruz: Biz niye yeni bir şey bulamıyoruz?
Yüzeysel insan bilgisiz insan değildir, dikkat edin. Yüzeysel insanın her şeye bir cevabı vardır, hem de doğru cevabı. Eksik olan tek şey sorusudur. Hiçbir sorusu yoktur, çünkü soru sormak karanlığa girmeyi göze almaktır ve karanlığın ne işe yarayacağı belli değildir.
Bir arkadaşım yıllar önce, “Ben bu soruyu anlamadım ama yapabiliyorum” demişti. Ona şöyle cevap verdim: Yapabildiğin şey senin değil, öğrendiğin adamın. Anladığın gün senin olacak.
Hayatınızda bir kez, hiçbir işe yaramayacak bir şeyi merak edin. Kimseye söylemeyin, sınavı yok, notu yok, diploması yok. Sırf “Niçin böyle?” diye sorduğunuz için peşine düşün. Belki gerçekten hiçbir işe yaramaz.
Ama o merak ölmediği sürece, bir gün birinin bir şey bulma ihtimali duruyor demektir. O birinin siz olmayacağını kim söyledi?












