Sevgili Haberton okurları, geçtiğimiz günlerde Ankara Beştepe’de düzenlenen ve tüm dünyanın gözünü kilitlediği NATO Zirvesi’nin ardından, kulislerde konuşulan resmi bütçeleri, savunma sanayii anlaşmalarını ve liderlerin demeçlerini hep birlikte takip ettik.
Küresel güçlerin bu diplomatik al-ver dengelerini izlerken, eminim pek çoğumuzun aklından şu tarihi soru geçmiştir: “Eğer bugün bu masanın başında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk otursaydı ne olurdu?”
Gelin, kamuoyunu yanıltıcı beyanlardan tamamen uzak durarak, yasal ve hukuki sınırların tam merkezinde kalarak bir analiz yapalım. Tamamen tarihi vesikaların, onun bizzat uyguladığı rasyonel dış politika ilkelerinin ve dünya liderlerinin onun hakkındaki resmi itiraflarının ışığında o masayı yeniden kuralım. Bakalım o şanlı vizyon Ankara’daki bu zirveye nasıl yansırdı?
”Mali ve Askeri Bağımsızlık Olmadan Tam Bağımsızlık Olmaz”
Zirvenin en çok tartışılan ve resmi raporlara da yansıyan maddelerinden biri, müttefiklerin savunma bütçelerini artırma baskısıydı. Bugün yaşasaydı, Atamızın bu tarz mali ve askeri dayatmalara karşı duruşu çok net olurdu. Onun 1922 yılında kayıtlara geçen şu sözü, bugün bile dış politikamızın temel rehberidir: “Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestliktir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek manasında bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.”
Atatürk, kendi ayakları üzerinde duran, dışa bağımlı olmayan bir savunma sanayiini şart koşardı. Nitekim onun döneminde atılan yerli sanayi adımları bu baki aklın ürünüydü. O masada, yabancı ortaklıkların kısıtlamalarla dolu tekliflerine karşı, tamamen yerli ve milli projelerin tam bağımsız kontrolünü masaya koyardı. Türkiye’nin bütçe dengelerini küresel güçlerin taleplerine göre değil, Türk milletinin refahına ve milli çıkarlarına göre şekillendirirdi.
Liderlerin Ceket İliklediği O Ankara Masası
Peki, müttefiklerine karşı üstenci bir dil kullanmaya çalışan yabancı devlet adamları o masada nasıl davranırdı? Tarih bize gösteriyor ki, Atatürk’ün oturduğu salonda eşitliği bozan bir dile asla yer olamazdı. 1922’de onunla bizzat görüşen İngiliz Generali Townshend’ın resmi raporlara ve hatıralara geçen şu sözü hala hafızalardadır: “Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile görüştüm. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var.”
Döneminin büyük devlet başkanlarının hayranlıkla bahsettiği bir liderin başkanlık ettiği Ankara masasında; hiçbir güç parmak sallayamaz, tek taraflı şartlar dikte edemezdi. Atatürk’ün uluslararası saygınlığı nedeniyle Türkiye’nin tezleri dünya liderleri tarafından daha dikkatle dinlenirdi..
”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” Notları
Atatürk’ün diplomasi notları arasında en parlak başlık şüphesiz bölgesel istikrar ve barış olurdu. O, müttefiklik ilişkilerini yürütürken komşularıyla köprüleri asla atmazdı. Balkan Antantı ve Sadabat Paktı’nı kurarak bölgeyi bir barış havzasına çeviren o deha; Batı ittifakıyla masaya otururken, aynı zamanda bölgesel dengeleri de kusursuz yönetirdi. Çevremizde patlak verebilecek askeri gerilimlerde, Türkiye’yi ateşin içine atacak her türlü senaryoyu “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesinin getirdiği o akılcı stratejiyle anında bertaraf ederdi.
Özetlemek gerekirse sevgili okurlar; Rahmetli Atamız bugün o masada olsaydı, Türkiye sınır güvenliğinde yalnız bırakılan bir ülke değil; küresel dengeleri kendi lehine çeviren, tam bağımsız, vakur ve şerefli Türk milletine yakışır bir kudret merkezi olurdu.
Bizlere düşen, onun bıraktığı o akılcı, gerçekçi ve tam bağımsız dış politika mirasını doğru anlamaktır. Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Resmi verilere, tarihi gerçeklere sadık ve serinkanlı bir hafta geçirmeniz dileğiyle!












