“Nasıl yaşamalıyım?” sorusuna cevap bulmak zorundayız. Cümledeki o inanılmaz diktatöryel tona, o boğucu dayatmaya, o görünmez sopaya dikkatinizi çekmek isterim. Neden zorundayız kardeşim?
Kim bizim şakağımıza bu varoluşsal silahı dayayıp bizi acilen, mesai bitmeden bir cevap bulmaya mecbur bırakıyor? Doğduğumuz gün hastanede elimize matbu bir form tutuşturup “Buradaki ‘Nasıl yaşanır?’ kısmını elli yıl içinde doldurup onaylatmazsanız oksijeninizi keseriz” mi dediler? Hayır. Fakat insanlık olarak kendi kendimize yarattığımız bu devasa, bu altından kalkılması imkânsız ahlaki ve felsefi bürokrasi yüzünden, sürekli bir şeylerin cevabını bulmak zorundaymışız gibi terleyip duruyoruz. Sanki hayat, sonunda bizi kara tahtaya kaldıracakları, doğru formülü yazamazsak da tebeşir tozu yutturulup uzay boşluğuna fırlatılacağımız bir final sınavıymış gibi saçma sapan, anlamsız bir gerginlik içindeyiz.
Bir de bunun hemen peşinden gelen o meşhur teselli ikramiyesi var: “Bunun cevabını arayan herkes mecburen karmaşıktır.” Bak sen şu işe! Bir de bu karmaşıklığı, bu beynin içindeki o devasa trafik sıkışıklığını bir tür asalet nişanı, bir tür entelektüel apolet gibi fiyakayla omuzlarımıza takıyorlar. “Ben çok karmaşık bir insanım.” Ne demek bu? Yani basit bir eylemi, mesela zincir marketten tuvalet kağıdı alma eylemini bile, o kağıdın karbon ayak izini, tüketim toplumunun çürümüşlüğünü ve endüstriyel devrimin insan onuruna saldırısını düşünerek içinden çıkılmaz bir buhrana dönüştürebilme kapasitesine sahibim demek. Karmaşık insan dedikleri kişi, önündeki çayı yudumlarken o çayın demlenme süresiyle kendi hayatının boşa geçen yılları arasında tuhaf, hastalıklı bir paralellik kurup durduk yere midesine asit pompalanmasına sebep olan kişidir. Biz toplum olarak bu “karmaşıklığı” bir derinlik, bir ulviyet sanıyoruz ama aslında bu, insan beyninin düpedüz kısa devre yapmasıdır; bir tasarım hatasıdır.
Bana sorarsanız, bir insanın karmaşık olması onun bir övgü kaynağı değil, acilen ve derhal çözülmesi gereken feci bir donanım sorunudur. Çünkü “Nasıl yaşamalıyım?” diye o tehlikeli, o dipsiz soruyu sormaya başladığınız an, o zihinsel bataklığın içine ilk adımınızı atmış olursunuz ve yemin ediyorum bir daha oradan paçalarınız kuru çıkma ihtimaliniz yoktur. İnsanoğlu bu soruyu sormadan önce, yani muhtemelen mağarada ateşin etrafında ısınıp sadece dışarıdaki yırtıcılara yem olmamaya çalıştığı o ilkel dönemlerde son derece net, düz ve anlaşılırdı. Sabah uyan, bir şeyler kopar ye, hayatta kal ve uyu. Bitti. İşte size mis gibi, sıfır pürüz içeren, dümdüz bir yaşama kılavuzu. Ama ne zaman ki karnımız doydu, ne zaman ki başımızı sokacak güvenli, çift camlı, yalıtımlı betonarme kutular inşa ettik, işte o zaman boşluktan saçmalamaya başladık. “Ben kimim?”, “Nasıl bir hayat benim gerçek potansiyelimi ortaya çıkarır?”, “Ruhumun amacı ne?” gibi, dünyevi hayatta faturayı ödemeye hiçbir katkısı olmayan, sadece ensedeki damarların atmasına yol açan sorularla kendi kendimizi zehirledik.
Bu sorunun cevabını arayan insanların oluşturduğu o şanlı ve “karmaşık” kitleye bir dışarıdan bakın. Hepsi sürekli bir arayış içinde, hepsi inanılmaz yorgun, hepsinin gözaltı torbaları varoluşsal sancılardan sarkmış durumda. Kimi gidip bilmem ne dağının tepesinde sessizlik inzivasına çekiliyor üç hafta kimseyle konuşmuyor, kimi nefes terapilerinde diyaframını yırtarcasına suni bir oksijen soluyor, kimi de içinde üç yüz tane anlaşılmaz Latince terim geçen ciltli felsefe kitaplarının altını pastel renkli fosforlu kalemle çizerek aydınlanacağını zannediyor.
Ve sonuç? Sonuç kocaman, devasa bir hiç. O ulu dağdan aydınlanmış olarak inen adam, dönüş yolunda trafikte önüne doblo kırdığında yine camı yarıya kadar indirip levye ile inmek istiyor. O nefes terapisine gidip çakralarını yalama yapan kişi, internet faturası on beş lira yüksek geldiğinde yine müşteri hizmetlerindeki o asgari ücretli zavallı çocuğa avazı çıktığı kadar bağırıyor. Çünkü “nasıl yaşamak” sorusunun teorik, kalıcı bir cevabı yoktur; hayat tamamen o anki anlık reflekslerden, anlık sinir krizlerinden ve vücuttaki gaz sıkışmalarından ibarettir.
Kaldı ki, bu lüzumsuz sorunun sabit bir cevabının olabileceğine inanmak bile başlı başına koca bir zekâ tutulmasıdır. Sabah sekizde kahvenizi yudumlarken “nasıl yaşamak” sorusuna vereceğiniz cevapla, akşam altıda metrobüse binmek için o turnikelerin önündeki insan yığınına omuz atarken vereceğiniz cevap aynı olabilir mi? İnsafen soruyorum, olabilir mi? Mümkün değil. Sabahki siz, dünyayı değiştirebileceğine inanan, evrensel iyiliği savunan, “karmaşık” ve derin bir bireyken; akşam metrobüste ayakta giden siz, sadece boşalan o kenardaki sarı koltuğa oturup bacaklarını dinlendirmek isteyen, tüm felsefi meseleleri, Kant’ı, Hegel’i falan üç kuruşluk bir fiziksel rahatlık için o an oracıkta satabilecek son derece basit, ilkel ve bencil bir organizmadır. İnsan denen şu garip türün bütün trajedisi de işte bu dalgalanmada, bu tutarsızlıkta yatar.
Sürekli karmaşık kalmakla övünerek, sürekli o ulaşılamaz “doğru yaşama” formülünün peşinde koşarak sadece bedeni değil, ruhumuzu da hırpalıyoruz. Hayatı bir cebir problemi, çözülmesi gereken şifreli bir kasa gibi görmekten vazgeçmediğimiz sürece, o yere göğe sığdıramadığımız karmaşıklık bizi içten içe kemiren bir parazite dönüşecek.
Ben kendi adıma, o devasa “Nasıl yaşamalıyım?” sorusunun cevabını aramayı ciddi bir zaman önce kökten bıraktım. Dosyayı kapattım. Artık sadece yaşıyorum; olabildiğince az gürültü çıkararak, komşularla asansörde karşılaşmamak için merdiven otomatiğinin sesini dinleyerek, olabildiğince az insanın radarına girerek ve en önemlisi son derece sıradan kalarak. Eğer birileri sırf bu büyük soruları sormadığım için, sırf sabahları uyanıp “Ben bugün bu evrene ne katacağım?” diye kendi kendime ucuz Amerikan filmi triplerine girmediğim için beni sığ, vasat veya yetersiz bulacaksa, inanın bundan muazzam bir gurur duyarım. Çünkü karmaşıklığın getirdiği o sürekli migren ağrısı ve o sözde “entelektüel” geviş getirme hali yerine, hiçbir şeyin cevabını bulmak zorunda olmamanın o aptal, o miskin, o harikulade hafifliğini tercih ederim. Bırakın, dünyayı nasıl yaşayacağını bulmak zorunda olan o gergin ve karmaşık insanlar kurtarsın; biz vasatlar için kanepenin köşesinde battaniyenin altında sessizce uyuklamak yeterince iyi ve son derece saygıdeğer bir varoluş biçimidir












