Muğla’nın o dar, taş döşeli sokaklarında yürürken ansızın duraklıyorum. Yüksek, ruhsuz beton bloklar, gökyüzümüze hançer gibi saplanmış. Onlar ki, bize modern yaşamın hediyesi diye sunuldu. Oysa ben onlara baktıkça, sadece bir kaybın fotoğrafını görüyorum.
Gönlüm, asırlık taş duvarların ardında kalan o sıcak yuvalara akıyor. Hani şu avlusuna “hayat” denen evlere… Bu isim ne kadar da manidar! Ev değil, yaşamın ta kendisiydi orası. Yere düşen incirin kokusu, komşunun el açması böreğinin buğusu, çocuk kahkahalarının o duvarlardan yansıması… Hayat, sadece oturup kalktığımız dört oda değil, birbiriyle kaynaşan o avluydu.
Bugün, o “hayat” gitti. Yerine, ruhu olmayan cam ve beton yığınları yükseldi. O eski Muğla evlerinde bir samimiyet, bir dürüstlük vardı. Mimarisi bile, “Biz bir aileyiz, biz bir mahallede yaşıyoruz,” diye fısıldıyordu. Pencereler, cumbalar, hepsi bir dengeyi korurdu: Ne fazla içeride, ne fazla dışarıda. Hem mahrem, hem de komşuluk hakkını gözeten bir erdem.
Şimdi bu betonarme yapılar, o geleneklere, o kültüre, o güzelim adetlere vurulan ağır bir darbedir. Biliyor musunuz, bugün, o “hayat” gitti, yerine balkon bile denmeyecek küçücük balkonlar kaldı. O geniş avlunun ferahlığı, ufacık bir demir parmaklığın ardına sığdırılmaya çalışılıyor.
Biz sadece evlerimizi değiştirmedik; yavaş yavaş, sessiz sedasız toplum olmaktan vazgeçtik. Geriye kalan ise; yüksek ama yalnız binalar, birbirine değmeyen hayatlar ve Muğla’nın avlusunda yitip giden o koca ruh oldu.
Ey sevgili okur, pencereden dışarı bakarken bir an dur; senin “hayatın” nerede kaldı? O betonların gölgesinde, geçmişten gelen bir fısıltıyı duyabiliyor musun?













