Marina Abramović, çağdaş sanatın en dikkat çekici ve tartışmalı isimlerinden biri. 30 Kasım 1946’da Belgrad’da doğan Sırp asıllı sanatçı, yarım yüzyılı aşan sanat yaşamında performans sanatının sınırlarını yeniden tanımladı. Onu farklı kılan, sanatını yalnızca bir nesne üzerinden değil; beden, zaman, acı, dayanıklılık, ilişki ve izleyici üzerinden kurmasıdır.
Abramović’in eserlerine yalnızca sanat tarihi açısından bakmak ise yeterli değildir. Onun performansları aynı zamanda insan davranışını, toplumsal normları, iktidar ilişkilerini ve bireyin sınırlarını sorgulayan güçlü birer sosyolojik alan oluşturur.
Sanat eserinden insan davranışına
Geleneksel sanat anlayışında izleyici, eserin karşısında duran ve onu gözlemleyen kişidir. Abramović bu ilişkiyi değiştirir. İzleyiciyi sanat eserinin bir parçası hâline getirir.
Bu nedenle onun performanslarında temel soru çoğu zaman sanatçının ne yaptığı değil, izleyicinin ne yaptığıdır.
Bu yaklaşım özellikle 1974 tarihli Rhythm 0 performansında çarpıcı biçimde görülür. Abramović, altı saat boyunca pasif biçimde durarak izleyicilere bedenini kullanabilecekleri 72 nesne sunar. Çiçek ve tüy gibi zararsız nesnelerin yanında bıçak, kırbaç ve tabanca gibi tehlikeli nesneler de vardır.
Sanatçı kendisini izleyicinin müdahalesine bırakır.
Burada sanat ile sosyoloji arasındaki sınır neredeyse ortadan kalkar.
Çünkü performans şu soruyu gündeme getirir:
İnsan, kendisine izin verildiğinde ne yapar?
Normal yaşamda bireyin davranışlarını hukuk, ahlak, toplumsal normlar ve vicdan sınırlar. Abramović ise bu sınırların önemli bir bölümünü geçici olarak ortadan kaldırır ve izleyiciyi kendi davranışıyla yüzleştirir.
Bu nedenle Rhythm 0, yalnızca bir performans değil, aynı zamanda insan davranışı üzerine kurulmuş çarpıcı bir toplumsal deney olarak da okunabilir.
Beden yalnızca beden değildir
Abramović’in sanatının merkezinde beden vardır. Ancak sosyolojik açıdan beden yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Beden aynı zamanda toplum tarafından anlamlandırılan, denetlenen ve sınırları belirlenen bir alandır.
Nasıl giyineceğimiz, bedenimizi nasıl sergileyeceğimiz, hangi davranışların kabul edilebilir olduğu ve hangi davranışların “ayıp”, “tehlikeli” ya da “normal” kabul edildiği toplumsal yapı tarafından şekillendirilir.
Abramović bedenini sanatın merkezine yerleştirerek bu görünmeyen kuralları görünür hâle getirir.
Özellikle kadın bedeni açısından bu durum daha da önemlidir. Tarih boyunca kadın bedeni hem estetik hem kültürel hem de toplumsal açıdan çeşitli biçimlerde tanımlanmış ve denetlenmiştir. Abramović ise kendi bedenini pasif biçimde bakılan bir nesne olmaktan çıkarıp eylemin öznesi hâline getirir.
Ulay ile sanat ve hayatın iç içe geçmesi
Abramović’in sanat yaşamının önemli dönemlerinden biri de sanatçı Ulay ile gerçekleştirdiği çalışmalardır. İkilinin yaklaşık on iki yıl süren ortaklığı, beden, güven, bağımlılık, yakınlık, sınır ve ayrılık gibi kavramları sanatın konusu hâline getirdi.
1988’de gerçekleştirdikleri The Lovers / Great Wall Walk bunun en bilinen örneklerinden biridir. Çin Seddi’nin iki ayrı ucundan yürüyerek birbirlerine yaklaşan sanatçılar, yaklaşık 90 günlük yolculuğun ardından ortada buluştu. Ancak bu buluşma aynı zamanda ortaklıklarının sonunu temsil ediyordu.
Burada sanat ile yaşam arasındaki sınır yeniden ortadan kalkıyordu.
İki insan birbirine doğru yürürken aslında birbirlerinden ayrılıyordu.
Bu açıdan performans, yalnızca fiziksel bir yürüyüş değil; ilişkinin, mesafenin ve ayrılığın sembolik bir anlatımı hâline geldi.
“The Artist Is Present”: Modern insanın yalnızlığı
Abramović’in en çok bilinen çalışmalarından biri 2010 yılında New York’taki Museum of Modern Art’ta gerçekleştirdiği The Artist Is Present performansıdır.
Sanatçı, yaklaşık üç ay boyunca müzenin atriumunda sessizce oturdu. Ziyaretçiler sırayla karşısına oturuyor ve onunla konuşmadan göz göze geliyordu.
Dışarıdan bakıldığında son derece basit bir eylemdi:
Bir insan oturuyor, başka bir insan karşısında oturuyor.
Ancak çağdaş toplum açısından düşünüldüğünde performans çok daha güçlü bir anlam taşır.
İletişim teknolojilerinin insanları sürekli birbirine bağladığı bir çağda insanlar aynı zamanda yalnızlaşabiliyor. Mesajlaşmak, görüntülü konuşmak ve sosyal medya üzerinden iletişim kurmak mümkünken, başka bir insanın karşısında hiçbir şey söylemeden yalnızca bulunmak giderek daha farklı bir deneyime dönüşüyor.
Abramović burada teknolojinin sağlayamadığı bir şeyi öne çıkarıyor: bedensel mevcudiyet.
Bakmak, görülmek, sessiz kalmak ve başka bir insanın karşısında gerçekten bulunmak.
Bu nedenle The Artist Is Present, modern insanın yalnızlığı ve temas ihtiyacı açısından da okunabilir.
Denemek ve bilinmeyene gitmek
Abramović’in sanat anlayışında sınırları zorlamak önemli bir yere sahiptir. Kendisine atfedilen ve Walk Through Walls: A Memoir kitabında yer alan “Denemek, hiç gitmediğin bir bölgeye gitmektir” düşüncesi de bu anlayışı özetler.
Fakat bu düşünceyi yalnızca kişisel gelişim cümlesi olarak değerlendirmek eksik kalır.
Çünkü insanın sınırları yalnızca bireysel değildir. Toplum bize neyin normal, neyin anormal; neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğunu öğretir.
Bu açıdan Abramović’in sanatı şu soruyu da sordurur:
Bizi sınırlayan sınırların hangileri gerçekten bize ait, hangileri toplum tarafından bize öğretilmiştir?
Belki de sanatçının asıl provokasyonu burada başlar.
Abramović neden önemli?
Marina Abramović’i yalnızca “şok edici performanslar yapan sanatçı” olarak değerlendirmek onun sanatının toplumsal boyutunu gözden kaçırmak olur.
Abramović; beden üzerinden gücü ve iktidarı, acı üzerinden dayanıklılığı, sessizlik üzerinden iletişimi, izleyici üzerinden sorumluluğu, ilişkiler üzerinden yakınlık ve ayrılığı, sınırlar üzerinden ise özgürlük ve toplumsal normları sorgular.
Bir başka ifadeyle onun sanatında insan yalnızca sanat eserini izleyen kişi değildir.
İnsan, sanat eserinin kendisine dönüşür.
Bu nedenle Marina Abramović’in performanslarına sosyolojik açıdan baktığımızda karşımıza yalnızca bir sanatçı çıkmaz. Karşımıza insan davranışını gözlemleyen, toplumun görünmeyen sınırlarını açığa çıkaran ve bireyi kendi davranışıyla karşı karşıya bırakan bir sanat pratiği çıkar.
Abramović’in sanatının belki de en güçlü tarafı tam burada yatıyor:
İnsana başkasına bakmayı değil, kendi davranışına bakmayı öğretiyor.
Ve geriye şu soru kalıyor:
Toplumun sınırları ortadan kalktığında, insan gerçekten ne kadar özgürdür?













