Bir sabah uyanıyorsunuz, göz kapaklarınız henüz yeni güne adapte değil, zihniniz karmaşık ip uçlarına çözüm bulamamış vaziyette, her zaman ki alışkanlık ile telefonunuzun ekranı yüzünüze “Günde 10 bin adım attınız mı?”, “Yeterince su içtiniz mi?”, “Bugün kariyeriniz için ne yaptınız?” diye bağırıyor.
Bismillah… demeden gündüze gece ara vermemişçesine şöyle bir doğrulup aynaya bakıyorsunuz ve içinizden o kadim, Türk deyimi dökülüyor: “İki ucu boklu değnek.”
İşte modern dünya tam olarak bu değneği altın varakla kaplayıp bize “estetik ve sürdürülebilir yaşam değneği” diye satma sanatıdır.
Sosyologlar, felsefeciler ve her sabah metrobüse binmek için canını dişine takan ama dişini öndekinin ensesine takmamak için çabalayan “küçük esnaf pratik zekası” bu konuda ne diyor? Gelin, modern hayatın bu tatlı belasını biraz masaya yatıralım.
Zygmunt Bauman ve “Akışkan Modernite” ya da Bizim Deyişimizle: “Ayranım Dökülmesin…”
Sosyolojinin bilge ismi Zygmunt Bauman, modern dünyadaki ilişkileri ve yaşam tarzını “akışkan” (liquid) olarak tanımlar. Her şey o kadar hızlı değişiyor, bağlar o kadar gevşek ki, hiçbir şeye tutunamıyoruz. Bauman’ın bu afili teorisini bizim mahalle kahvesine tercüme edersek karşımıza şu meşhur: “Ayranım dökülmesin, göbüşüm…” (siz gerisini biliyorsunuz) çıkıyor.
Hem her şeye sahip olmak istiyoruz hem de hiçbir şeyin sorumluluğunu almak istemiyoruz.
Aynı anda 3 farklı online eğitim alıp,
Bir yandan diyet yapıp (gece lahmacun yemek bu işin sırrıdır efenim),
Diğer yandan “Ben aslında çok minimalist bir insanım” diyerek sepetimizi indirimli ürünlerle dolduruyoruz. İlk fırsatta da bu durumun ayrıcalık olduğu bilinçsiz bilincine takılıp övünüyoruz.
Sonuç? Elde var sıfır, zihinde var devasa bir “FOMO” (Fırsatı kaçırma korkusu). Eee 3 eğitim bir diyeti götürdü mü? Bauman haklı; her şey akıyor ama biz o akıntıda kulaç atmaya çalışırken boğuluyoruz.
Peki ya; Byung-Chul Han ve “Yorgunluk Toplumu” derken, “Kendi Kendinin Patronu Olmak” (yersen) ne demek istiyor, sahi “araba nerede?”
Güney Koreli felsefeci Byung-Chul Han, modern insanın artık dışarıdan bir otorite tarafından sömürülmediğini, kendi kendinin hem kölesi hem de patronu olduğunu söyler. Biz buna “Kendini gerçekleştirme”, “Kişisel gelişim” diyoruz. Han ise buna “Yorgunluk Toplumu” adını veriyor.
Bizim kültürümüzde bu durumun karşılığı tam olarak şudur: “Kendi düşen ağlamaz.”
Modern dünya bize diyor ki: “Eğer başarısızsan, yeterince çalışmamışsındır. Eğer mutsuzsan, yeterince olumlama yapmamışsındır.” (Frekansları lütfen düzgün ayarlayalım, sonra sinyaller uzay boşluğundaki biricik varlıklara çarpıp dünyaya zıt verilerle geri dönüyor.)
Biz de bu gazla sabah 5’te uyanıp soğuk duş alıyor, matcha çayı içip kendimizi kamçılıyoruz. Akşam yatağa girdiğimizde hissettiğimiz o derin varoluşsal boşluğu ise ancak Instagram’da “Story” paylaşarak kapatmaya çalışıyoruz. (Ay ben mükemmelim ve bakın neler yapabiliyorum). Kendi kendimizin patronu olduk ama maalesef mesai saatlerimiz 24 saate çıktı ve sendikamız yok. Sahi “ama parası?”
Albert Camus ve Absürdizm “Sisifos” metrobüse binseydi? (Müşteri nerede?)
Albert Camus, hayatın temelde anlamsız olduğunu ve insanın bu anlamsızlığa karşı her gün aynı mücadeleyi vermesini bir başkaldırı olarak görür. Mitolojideki Sisifos, her gün dev bir kayayı dağın tepesine taşır, kaya her seferinde aşağı yuvarlanır ve Sisifos ertesi gün yine başa döner.
Camus dostumuz kusura bakmasın ama Sisifos’un dramı, İstanbul’da her sabah işe giden bir beyaz yakalının dramının yanında devede kulak kalır. Sisifos en azından açık havada, temiz dağ oksijeni alarak çalışıyordu. Modern insan ise her sabah aynı e-postaları yanıtlamak, aynı toplantılarda “Sinerji yaratalım” demek için o kayayı (yani kendini) plazaların tepesine çıkarıyor.
Buradaki milli tesellimiz ise bellidir: “Görünen köy kılavuz istemez” ama biz yine de o köye gitmek için her gün navigasyonu açarız. Çünkü absürdizm bizim genlerimizde var; hayatın anlamsızlığını çoktan kabullenmiş, üzerine bir de duble çay söylemiş oluruz.
“Dostlar Alışverişte Görsün” mekanizması
Fransız sosyolog Jean Baudrillard, artık nesnelerin kendisini değil, onların “temsil ettiği imajı” tükettiğimizi söyler. Yani biz kahve içmiyoruz; o kahve bardağının üzerindeki logoyu ve o bardağı tutarken verdiğimiz “ben entelektüel ve meşgul biriyim” mesajını satın alıyoruz.
Anadolu irfanı bu felsefi derinliği tek bir cümleyle özetlemiştir: “Dostlar alışverişte görsün.”
Gerçekten o pahalı restorana yemeğin tadı için mi gidiyoruz, yoksa konumu işaretleyip “akıyor bu gece” mesajı vermek için mi?
O kitaba gerçekten felsefi bir aydınlanma yaşamak için mi başladık, yoksa kahve kupamızın yanına yakıştığı için mi?
İmaj her şeydir, susuzluk hiçbir şey. Baudrillard haklı çıktı; simülasyonun içinde, kendi yarattığımız illüzyonların “kurbanı” olarak yaşıyoruz.
Ee yani, anonim ne demek istedi? “Hamama Giren Terler” ama Bu Hamam Çok Klimalı!
Modern hayat, lüks bir spor salonundaki koşu bandına benziyor. Çok hızlı koşuyoruz, acayip terliyoruz, akıllı saatimiz sürekli bizi tebrik ediyor ama günün sonunda olduğumuz yerde sayıyoruz.
Felsefe bize bu koşunun anlamsızlığını gösteriyor, sosyoloji neden koştuğumuzu açıklıyor, Türk mizahı ise tam düşecekken elimizden tutup “Aman abi, yavaş, zaten her yerimiz borç harç” diyerek bizi güldürüyor.
Belki de modern dünyayla baş etmenin en iyi yolu, hem Bauman’ı ve Han’ı anlamak hem de masaya yumruğu vurup o kadim teslimiyetle fısıldamaktır:
”Kaderde ne varsa, o çıkar kaşığa…” ama siz yine de o kaşığı organik ve glütensiz seçmeye gayret edin. Ne olur ne olmaz.












