Bir gün biri çıksa, “Knidos’ta tarih yazan biri vardı” dese… Kaç kişi “Ktesias” diye cevap verir? Çok az.
Vallahi de billahi de, bu topraklarda doğan kaç kişi biliyor Ktesias’ı? Yani kendi memleketlisini… Oysa ki adam, Antik Çağ’ın en tartışmalı, en çok konuşulan, en çok da yerden yere vurulan yazarı. Knidoslu. Yani “bizim köylü”. Kaynaklar diyor ki, Ktesias Knidos’ta doğdu. Ama doğum tarihi belli değil, ölüm tarihi desen yine meçhul. Gizemli mi gizemli. Bildiğimiz şey şu: Adam, II. Artakserkses’in zamanında, ta Pers sarayında hekimlik yapmış. Evet evet, yanlış duymadınız; Knidos’tan kalkıp Perslerin göbeğine gitmiş, orada yalnızca merhem sürüp yara sarmamış, bir de durmuş tarih yazmış.
Bak şimdi, düşün: O dönem ne yol var, ne uçak var, ne “görevlendirme” dilekçesi… Sen git, Pers sarayına yerleş, sonra bir de Hindistan’a uzan, hayvanı, bitkisi, insanı, efsanesi ne varsa kaleme al… Ve en sonunda, otur iki cilt yaz: Persika ve Indika. İlki Perslerin saray hayatını, geleneklerini, ikincisi Hindistan’ı anlatır. Ama nasıl anlatır? Bunu tartışmaya açıyoruz şimdi…
Antik çağdan bugüne, kimi der ki “uydurdu da yazdı”, kimi der ki “bir tek kendi övülüyor yazdıklarında”, kimiyse “yok ya, bu adam kaynaklara ulaşmış, yazmış” der. İşin özü: Ktesias bir yandan bilgi bırakmış, bir yandan dert olmuş. “Tarih mi, yoksa hikâye mi?” sorusu hâlâ masada. Şimdi burada duralım. Çünkü işin en can alıcı kısmına geliyoruz. Bu satırları yazarken kendi kendime sordum: “Benim Ktesias’la ne alakam var?” Sonra beynime bir şimşek çaktı: Valla ben de yazıyorum, hem de Knidos’u, Atilla Kaptan’ı, bu toprağın tarihini… Ne zaman bu konuları açsam, biri illa laf yetiştiriyor: “Yine Knidos, yine tarih… Sanki başka bir şey yok bu memlekette!” Varsın desinler. Benim yazdıklarım, benim yüreğimden çıkıyor. Benim meselem siyaset değil, tarih. Zaten siyaseti hiç sevmedim. Verdikleri sözlerin çoğu havada kalıyor. Ben doğrucu Davut’um, lafı eğip bükmem. O yüzden siyaset bana göre değil. Ben bu toprağın hikâyesini anlatmak istedim. Yazdıkça da anlamaya çalışan insanlar çıktı karşıma. Oturup sırf tarih konuşmak için gelenler var. “Yazdıklarını anlamak için ikinci kez okudum” diyenler var. Bu yeter bana.
Bir de şu var: Bazen ben bir şey söylerim, aman Allah’ım, linç mi dersin, taşlama mı dersin, başlarlar horozlanmaya. Ama bakın, geçenlerde aynısını Sayın Ahmet Aras, yani Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı söyledi: “Muğla’ya sonradan gelenler, bu toprağın değerine daha çok sahip çıkıyor.” Aynı kelimeyle, aynı dille ben söyleyince yüzüm ekşitilir, Aras söyleyince alkışlanır. Varsın olsun. Ben kendi bildiğimi yazmaya devam edeceğim. Ben hâlimden memnunum. Kalemim, tarihle dost. Knidos’la gönül bağı kurmuşum bir kere. Yazacak başka konu mu yokmuş? Valla çok var da, ben buraya aşığım. Afrodit’in taş kesilmiş zarafetini yazıyorum, Eudoxus’un göğe bakan gözlerini yazıyorum, Ktesias’ın bilinmeyen satırlarını kazıyorum. İsteyen anlar, istemeyen “gene mi o” der geçer. Ben gene yazarım.













