Ticaretin içerisindeyken helal lokmaya talip olmayı ve esnaflığın namusunu her şeyin üstünde tutmayı bir yaşam felsefesi haline getirenler vardır. Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Karagümrük’ten Arafat’a uzanan teslimiyet dolu yolculuğuyla Ülkü-Tek İstanbul İl Başkanı Burhan Erdemli ile derin bir hasbıhal gerçekleştiriyoruz.
Burhan Bey, Satır Arasına, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. İstanbul’un o kadim semti Fatih’te, Karagümrük’ün o esnaf kültürüyle harmanlanan sokaklarında doğup büyüyen; bugün ise iş insanı, cemiyet başkanı, baba ve bir dava adamı olarak meydanda yürüyen bir şahsiyetsiniz. Sizi kendi kelamınızla, kendi sinenizle tanımak isteriz: Burhan Erdemli kimdir, hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
Öncelikle hoş buldum; bizlere kıymet verip bu değerli röportajınızda yer verdiğiniz için teşekkürlerimi kabul etmenizi rica ederim.
1978 yılında İstanbul, Fatih’te doğdum. Babam Ali Turgay Erdemli inşaat mühendisi, annem Gülşen Erdemli ise ev hanımıydı. Kardeşim Betül’ün de 1982 yılında aramıza katılmasıyla, normal standartlarda hayat süren bir aileydik. Aile terbiyesi denilen ve çok önemli olan o olguyu küçük yaşlarda edindiğimi söyleyebilirim.
Çocukluğum, ilkokul ve ortaokul yıllarım Karagümrük’te geçti. Liseyi Sultanahmet Teknik Lisesi Makine Bölümünde, üniversite eğitimimi ise İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümünde tamamladım. Üniversite bittikten sonra İngilizcemi geliştirmek amacıyla İngiltere’ye gittim. Kendi paramı biriktirerek gittiğim Bedford Koleji’nde 5-6 ay kadar eğitim aldım; bu sürede İngiliz bir ailenin yanında kaldım. Henüz 20’li yaşlarda biriyken oradaki hayatı ve yaşayışı gözlemlemek, o kültür hakkında bilgi sahibi olmak ve İngilizcemi ilerletmek bana büyük bir hayat tecrübesi kattı.
Hayatımı hangi mukaddesat üzerine inşa ettiğimi sormuşsunuz; ilk aklıma gelenler Türk-İslam şuuru, yüksek ahlak ve dürüstlüktür. Dürüst ve samimi olmak, yaşamım boyunca benim için çok önemli oldu; arkadaş seçimlerimde bile hep bu referansı önemsedim. Bana göre bir insan önce dürüst olmalı, özü sözü bir olmalı. Yanlış yapsa bile kendine göre doğru olanı yapmalı ve yaptığının arkasında durmalı. Sonuçta hiçbirimiz peygamber değiliz, mutlaka hatalarımız vardır; ancak her şeyin başında dürüstlük ve samimiyet gelmelidir.
10 yaşında bir çocukken Karagümrük’te rahmetli dedeniz Osman Basmacı’nın manifaturacı dükkanının kapısından ilk girdiğinizde, size o güne kadar hiç görmediğiniz bir celalle ‘Dükkâna öyle girilmez; sağ ayakla, besmeleyle ve selamla girilir’ dediğini aktarıyorsunuz. Bugünün gürültülü piyasasında ticaret sadece rakamlardan ibaret görülürken, o gün boynunuzu büken o Karagümrük ahlakı ve dede terbiyesi, bugünkü iş hayatınızda ‘Turkuaz Elektronik’in temellerini nasıl şekillendirdi? Sizce esnaflığın namusu nerede başlar?
Bu olay hayatım boyunca unutamayacağım çok önemli bir hadisedir.
Henüz 10 yaşındaydım ve okul yaz tatiline girmişti. Rahmetli dedem Osman Basmacı’nın manifaturacı dükkânı hemen evimizin altındaydı. 50 yıllık bir semt dükkânı olduğundan Fatih-Karagümrük bölgesinde dedemi tanımayan yoktu. Hemen belirtmek isterim ki dedem, bu hayatta görüp görebileceğiniz en sakin, en sabırlı ve ‘tam bir esnaf’ denilebilecek insanlardandı. Dedemin, ‘Burhan artık kocaman adam oldu, bu yaz tatilinde dükkâna gelsin, çalışsın’ dediğinde kendimi çok önemli hissettiğimi dün gibi hatırlıyorum.
Pazartesi sabahı erkenden büyük bir heyecanla dükkâna adım attım. İçeri girer girmez dedem birden bana bağırdı: ‘Çık dışarı! Dükkâna ilk girerken öyle girilmez… Önce sağ ayakla gireceksin, “Besmele” çekeceksin, sonra da “Selamünaleyküm, hayırlı işler olsun” diye içeri sesleneceksin!’ Tabii ben 10 yaşında bir çocuk olarak dedemi ilk defa öyle görmüştüm ve çok bozulmuştum. Kafamı eğip dışarı çıktım. Dediği gibi yaparak tekrar içeri girdiğimde ise o demin azarlayan dedemden eser kalmamıştı. Gayet güleç bir yüz ifadesiyle, ‘Hoş geldin Burhan. Şimdi şu su şişesini doldur; önce dükkânın içini, sonra kapının önünü hafifçe sula, daha sonra da bu süpürgeyle güzelce bir süpür bakalım’ dedi.
İşte ben o anda, 10 yaşındaki Burhan Erdemli olarak çalışmanın, esnaflığın ve bir insanın alın teriyle kendi parasını kazanmasının ne demek olduğunu anlamıştım. Bu benim için eşsiz bir tecrübeydi. O gün o kapıdan girdikten sonra, eğitim hayatımı aksatmayacak şekilde üniversiteyi bitirene kadar o dükkânda çalıştım ve kendi paramı kazandım. Hatta İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümünü bitirdikten sonra hayalim olan İngiltere’deki Bedford Koleji eğitimi için gerekli parayı da yavaş yavaş orada çalışarak biriktirdim.
Bahsettiğim bu hayat tecrübesi, 10’lu yaşlardan 20’li yaşlara uzanan ciddi bir yaşanmışlıkla oluşuyor. Şimdiki gençlerin çoğunda maalesef bu hayat tecrübesini edinecek imkanların olmadığını görüyorum; fakat yapacak pek bir şey yok, bu nesil de bu şekilde yetişiyor. İşte bu birikim, seneler sonra, 2010 yılında Turkuaz Elektronik’i kurarken ve sonrasında ayağa kaldırırken bana çok önemli bir yol haritası oldu. Küçük yaşta esnaflığı öğrenmemin bugünkü iş hayatımda eşsiz artılarını gördüm.
Bu anılarımı paylaştıktan sonra, ‘Esnaflığın namusu nerede başlar?’ sorunuza gelecek olursak; bence helal lokmaya talip olmakla başlar. Çünkü helale ve helalden gelene talipseniz, zaten hatalı bir şey yapma şansınız kalmaz. Allah bir kapıyı kapatırsa diğer kapıları elbet açacaktır, yeter ki Allah’ın rızasından ayrılmayalım. Dürüst, ahlaklı ve çalışkan bir şekilde gayret gösterelim. Tabii burada insan aklını da kullanmak zorunda; sonuçta Allah bize akıl vermiş ve bunu doğru yönetmek gerekir. Daha basit bir ifadeyle; eğer ticaretin içerisindeyseniz güncel piyasa koşullarını yakından takip etmeniz ve ona göre pozisyon almayı bilmeniz gerekir.
2010 yılı sizin hayatınızda çok çetin bir imtihanla, nörolojik bir rahatsızlıkla geliyor; fakat hemen ardından 15 Ekim 2010’da kızınız Ece dünyaya gözlerini açıyor. Siz bu gelişi ‘Bana koca bir moral oldu, hayata yeniden tutunmamı sağladı’ diye tarif ediyorsunuz. Bir erkeğin iş dünyasındaki hırsları, bir kız evladın sînesine sığındığında nasıl bir uyanışa dönüşür? Ece’nin bereketi, aynı yıl Turkuaz Elektronik’i kurarken o ilk harcı nasıl kardı?
Yukarıda da değindiğim gibi; Jeofizik Mühendisliği okumama rağmen hayat bizi elektronikçi yaptı diyebilirim.
Askerden geldikten sonra, elektronik komponent satışı yapan bir firmada ‘Satış Mühendisi’ olarak işe başladım. Yaklaşık 10 yıl boyunca aynı firmada ve sektörde çalıştıktan sonra kendi şirketim olan Turkuaz Elektronik’i kurdum.
Tam da o dönemde nörolojik bir rahatsızlığa yakalandım ve yaklaşık 33 gün boyunca Çapa Tıp Fakültesinde yattım. Yapılan uzun testler ve araştırmaların ardından, bu hastalığın ömür boyu benimle yaşayacak bir rahatsızlık olduğunu öğrendim. İnsan ilk başta elbette üzülüyor; ama tam bu noktada kültürümüzün en değerli olgularından biri olan tevekkül bilinci devreye girdi. Sonuçta her şey Allah’tan geliyordu.
İşte tam o zorlu günlerde kızım Ece’nin dünyaya gelişi, yeniden hayata tutunmamı sağladı. Onun bana verdiği hayat enerjisi sayesinde, daha çiçeği burnunda olan firmama çok daha sıkı sarıldım. Sonraki senelerde Ece’nin büyümesi, okul hayatı ve geleceğinin planlanması, hayata daima pozitif bakmamı sağladı; mücadeleyi hiç bırakmadım diyebilirim. Rabbim tüm evlatlarımızı bağışlasın, onları hep güzel insanlarla karşılaştırsın. Ece şimdi 16 yaşında genç bir kız; yakın vadede güzel bir üniversiteyi kazanması en büyük hedefimiz.
2018 yılında, 68 yaşında ani bir şekilde ebediyete uğurladığınız rahmetli babanız Ali Turgay Erdemli, sadece bir baba değil, aynı zamanda İstanbul Ülkü Ocakları ve Ülkü-Tek İstanbul’un kurucularından, kavi bir dava adamıydı. Siz ‘Hem babamı hem en iyi arkadaşımı kaybettim’ diyorsunuz. Bir evlat için, babanın sadece adını değil, onun 51 yıllık samimiyet ve Allah rızası üzerine kurulu davasının sancağını devralmak nasıl bir mesuliyettir?
Şu ana kadar hayatımın en zorlu dönemiydi diyebilirim. 20 Ocak 2018 günü rahmetli babam Ali Turgay Erdemli’nin ani vefatı beni derinden sarsmıştı. Rahmetli babam; modern düşünceli ama inançlı bir Müslümandı. Ülkücü dünya görüşünü benimsemişti, ben de bu çizgiyi babamdan almıştım. Kendisi son nefesine kadar istikamet üzere yaşamış, MHP çizgisinden hiç ayrılmamıştı. Tasavvuf konularına çok ilgiliydi ve çok kitap okurdu.
O dönemlerin zorlu koşullarında, 1968 yılında Başbuğ Alparslan Türkeş’in emriyle İstanbul’daki ilk Ülkü Ocağı kurulmuştu. O zamanki adı Işık Mühendislik, bugünkü adı Yıldız Teknik Üniversitesi olan okulda bu ocağı ilk kuran 7-8 kişiden biri de rahmetli babamdı. Yine 1975 senesinde Ülkü-Tek İstanbul’un kurucu ekibinde yer aldı. O zorlu senelere ait çokça anıyı kendisinden canlı dinlemiş biri olarak diyebilirim ki; o dönemin Ülkücüleri yüreğini ve canını ortaya koymuş birer serdengeçtiydi. Yaşayanlara uzun ve sağlıklı ömürler dilerim; vefat edenlerin ise aziz hatıraları ve ruhları şad olsun.
Elbette rahmetli babamın cenaze gününü de unutmam mümkün değildir. Sağanak yağmurlu bir günde adeta yer gök delinmişti. O güne dair hatırladığım en önemli hadise, babamın 68 kuşağı dava arkadaşlarının cenazede eksiksiz hazır bulunmaları ve gösterdikleri o muazzam ahde vefadır. O gün telefonum akşama kadar hiç susmamıştı.
‘Babamın sancağını devralmak’ ifadesi benim için fazla iddialı bir kelime olur, buna haddim yok diye düşünüyorum. Fakat onun bıraktığı şerefli soy adına leke sürdürmeden, emanetlerini gelecek nesillere aktarabilirsem kendimi mutlu hissedeceğim. Şu an itibariyle Allah nasip etti ve Ülkü-Tek İstanbul İl Başkanı olarak görev yapıyorum. Göreve geldiğim ilk zamanlar babamı rüyamda görmüştüm; bu görevde olmamdan dolayı çok memnun ve neşeliydi, etrafındakilere ‘Oğlum görev aldı’ diye gururla anlatıyordu. Buradan da ölüm hadisesinin bir yok oluş olmadığını anlıyoruz; onlar her şeyin farkında ve bizi görüyorlar. Bu vesileyle tüm geçmişlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.
Babanızın vefat ettiği o çetin senenin yazında Ülkü-Tek İstanbul yönetim kurulu üyeliği ile başlayan yolculuğunuz, 2023 yılında İl Başkanlığı ile taçlanıyor. Dile kolay; tam 51 yıldır Allah rızası ve samimiyet üzerine devam eden bir kurumdan bahsediyoruz. Burhan Erdemli’nin başkanlık nizamında, Ülkü-Tek İstanbul’un bu yarım asırlık ‘samimiyet sırrı’ geleceğin genç mühendis ve teknik kadrolarına nasıl aktarılıyor?
2018 yazında Ülkü-Tek İstanbul yönetimine davet aldım. Kıymetli eski başkanlarımızdan Mustafa Bayar Bey beni yönetim kuruluna davet etti; ilk o gün yönetime adımımı attım ve tam sekiz senedir aktif olarak görevdeyim. Allah nasip etti, 2023 yılının ocak ayından bu yana da İl Başkanlığı görevini yürütüyorum.
Sizin de belirttiğiniz gibi, kurumumuzun kuruluşunun üzerinden 51 sene geçti. Yarım asrı aşan bir süre boyunca bir kurumu yaşatabilmek gerçekten büyük bir başarıdır. Üstelik çokça badire atlatmamıza rağmen eğer bu kurum hâlâ aktif, faal ve sahada ise bu, temellerinin ne kadar sağlam atıldığına işarettir. İşte bu sebepten dolayı, geçmişten bugüne emek veren herkese şükranlarımı sunuyorum. Bizler bugün bayrağı taşıyanlar olarak büyük bir samimiyetle, davamız ve Allah’ın rızası için çalıştığımızı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.
Düzenli bir aidat kültürü maalesef oluşmadığı hâlde, son senelerde ‘TeknoTürk Bakış’ ismiyle üç sayı dergi yayınladık ve binlerce adet dergiyi ücretsiz olarak dağıttık. Prof. Dr. Aziz Sancar hocamızın röportajları ve Türk gençliğine yönelik eşsiz mesajları; akademisyenlerimizin muhteşem teknik makaleleri, camiamızın önde gelen isimlerinin yazıları ve Ülkü-Tek bünyesindeki uzman arkadaşlarımızın katkılarıyla ortaya çok nitelikli çalışmalar çıktı. Bu dergilerimizi Prof. Dr. Aziz Sancar hocamızın Türk Evi Kütüphanesine, MHP Genel Merkezi Dündar Taşer Kütüphanesine, Rami Kütüphanesine, Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesine, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesine, TENMAK Nükleer Enerji Kütüphanesine, Ülkü Ocaklarımıza, Ülkü Evlerine, MHP il ve ilçe başkanlıklarımıza ve daha pek çok resmi kuruma takdim ederek çokça tebrik aldık. MHP Genel Başkanı Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli’nin ise dergilerimizi inceledikten sonra sarf ettiği övgü dolu sözler ve dergimizi imzalaması, bizlere unutamayacağımız bir şeref olarak kalmıştır.
Yönetim kurulu toplantılarımızda teknik sunumlara başladık; bunları videoya çekerek web sitemize ve resmi YouTube kanalımıza yükledik. Kanalımızın şu an itibariyle 6.500’e yakın abonesi bulunuyor; Turan coğrafyası da dahil olmak üzere dünya genelinden pek çok takipçimiz mevcut. Kısacası imkanlarımızın ötesinde çok çalışmaya ve Ülkü-Tek İstanbul’a layık olmaya gayret ediyoruz. Ayrıca yazılım ekibimiz, camiamızda bu zamana kadar yapılmamış bir mobil uygulama üzerinde çalışıyor; detaylar sürpriz olsun. Teşkilatımızın çok ihtiyacı olan bir konuda önemli bir iş yapmanın arifesindeyiz.
Sorunuzda genç mühendislerden bahsetmişsiniz; bu, bizim üzerinde hassasiyetle durduğumuz bir konudur. Özellikle üniversite teşkilatlarındaki teknik bölümlerde okuyan öğrenci kardeşlerimize çok önem veriyor, onlarla sürekli iletişimde kalıyoruz. Çünkü onları Ülkü-Tek’in yarınları olarak görüyoruz; staj ve iş arayışı noktalarında elimizden geldiğince faydalı olmaya gayret gösteriyoruz. Bu arkadaşlarımız teşkilat olarak İstanbul Ülkü Ocaklarına bağlı oldukları için, faaliyetlerimizi İl Ocak Başkanımızla koordineli bir şekilde yürütüyoruz. Bu süreçte bizlere her zaman kolaylık sağlayan İl Ocak Başkanımız Alparslan Doğan’a da buradan teşekkür etmek isterim. Bir teşekkür de her konuda yanımızda olan ve emrinde çalışmaktan onur duyduğumuz Ülkü-Tek Genel Başkanımız Reşat Reha Dilek’e borçluyuz. Ayrıca göreve başlayan MHP İstanbul İl Başkanımız Volkan Yılmaz da teşkilatlara çok büyük bir enerji getirdi; kendisine gönülden başarılar diliyorum. Unutmamalıyız ki teşkilatlar birbiriyle uyumlu çalıştığı zaman ortaya her zaman çok daha güzel neticeler çıkar.

2020 yılında Yasemin Hanım ile hayatınızı birleştirerek kavi bir yuva kurdunuz ve bu dönüm noktasını ’40 yaşından sonra bir insana değer vermek ve değer görmenin ne demek olduğunu yeniden idrak ettim’ diyerek pürüzsüz bir dürüstlükle ifade ediyorsunuz. Modern çağın evliliği bir hırsa, bir tüketime dönüştürdüğü bu zamanda, ‘değer görmenin ve vermenin’ o asil şifresi bir insanın ömrünü nasıl tazeler?
İkinci evliliğimi Yasemin Hanım ile yaptım. Bu da benim hayatımın en önemli dönüm noktalarından biridir. İfade ettiğiniz gibi; 40 yaşından sonra yeniden değer görmeyi ve birine değer vermenin ne demek olduğunu anlamak çok güzel bir duygu. Ben bu konuda kendimi son derece şanslı hissediyorum; çünkü bunun her zaman ve her insanın başına gelebilecek bir durum olmadığını düşünüyorum. Rabbim benim kaderimi bu şekilde güzel yazmış diyebilirim.
Evlilik ile ilgili önce şunu çok iyi anlamak lazım: Yüce Yaradan, kadını ve erkeği fıtrat olarak farklı yaratmıştır. Dolayısıyla evliliklerde her konuda %100 mutabık olmak mümkün değildir; çünkü en başında yaradılış farkı vardır. Ancak burada çok kritik iki kavram devreye giriyor: ‘Kadir kıymet bilmek’ ve ‘artılar ile eksileri topladıktan sonra bardağın dolu tarafını görebilmek.’ Günümüz gençleri veya evli çiftler, beklentilerini bu iki cümleyi akıllarından hiç çıkarmadan kendi içlerinde istişare edebilirlerse, her iki tarafın da evliliğini mutlu bir şekilde sürdürebileceğine inanıyorum. Bir de şunu eklemek isterim ki; hiç kimse mükemmel değildir. Herkesin kusurları, zaafları olabilir. En önemlisi, eşlerin birbirine olan sevgi ve saygısını her şartta koruyabilmesidir. İşte bunları başarabilirsek, sorunuzda da belirttiğiniz gibi insanın ömrü gerçekten tazelenir.
11 Ocak 2025 tarihinde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Beyefendi ile makamında Ülkü-Tek ekibi olarak yaklaşık bir saat süren unutulmaz bir görüşme gerçekleştirdiniz. Bir dava adamı için liderinin sinesinden, onun engin tecrübelerinden o odada istifade etmek nasıl bir histir? O odadan çıkarken cebinizde ve hafızanızda kalan en kavi nasihat neydi?
O gün sabah saatlerinde İstanbul’dan yola çıktık. İl yönetim kurulu üyelerimiz Burak Keskin ve Özcan Öz ile birlikte ilk olarak Ülkü-Tek Genel Merkezinde Genel Başkanımız Reha Dilek ve yönetim kurulu üyeleriyle bir toplantı gerçekleştirdik. Kendisi, öğleden sonra sayın liderimizin bizi beklediğini belirtti. MHP Genel Merkezindeki diğer ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra liderimizin huzuruna çıkmak üzere Genel Başkan katına geldik. Tabii çok kalabalık bir kitle bekliyordu ve içeri girenler genellikle 5-10 dakika içinde çıkıyordu.
Sıra bize geldiğinde içeri kabul edildik. Ziyaretin süresini her zaman kıymetli liderimiz belirler; o günkü görüşmemiz tam bir saat sürdü. Hepimizle tek tek ilgilendi, engin tecrübelerini bizlerle paylaştı. Görüşmeye dair pek çok şey söyleyebilirim ancak Ülkü-Tek’e verdiği önemi üstüne basa basa vurgulaması, çıkardığımız dergilerle ilgili övgü dolu sözleri, dergimizi imzalaması ve ‘Çalışma arkadaşlarımızı seçerken ve belirleme süreçlerinde göstermemiz gereken sabır ile sınırın ne olması gerektiği’ konusundaki öğütleri hâlâ aklımdadır. Ülkü-Tek olarak kurumumuza verdiği değeri bizzat görmenin heyecanı benim için paha biçilmezdi. Rabbim, Türk dünyasının bilge liderini başımızdan eksik etmesin; kendisine uzun ve sağlıklı bir ömür nasip etsin.
Bizler Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in öğretileriyle yetişmiş, ‘Önce ülkem ve milletim’ diyebilen nesilleriz. Zaten Türk milliyetçiliğinin de ana fikri budur: Türk milletinin ve devletinin menfaatleri nerede olmayı gerektiriyorsa, orada bulunmaktır. Rabbim son nefese kadar bizi istikametten ayırmasın ve son nefeste iman nasip etsin.
2025 yılının Haziran ayında, çok arzuladığınız Hac ibadetini eşiniz Yasemin Hanım ile birlikte eda etmek nasip oldu. Orada yaşadığınız bazı mucizevi olayların bu kutsal anıyı ömür boyu unutulmaz kıldığını söylüyorsunuz. Merak ediyoruz; o mübarek topraklarda, Beytullah’ın karşısında Burhan Erdemli’nin sînesinden dökülen en hasbi gözyaşı ve en kavi dua neyin üzerineydi?
Belki de hayatımın en unutulmaz 10 gününü kutsal topraklarda geçirdim. Bizim tur, 2 gün Medine ve 8 gün Mekke şeklinde planlanmış yakın konaklamalı kısa dönem bir paketti. Daha önce umreye de gitmediğim için bu, kutsal topraklara ilk ziyaretim olacaktı.
İlk olarak Medine’ye geldik; orada Peygamber Efendimizi selamlama anı benim için en sarsıcı anlardan biriydi. Yüce Rabbimizin, ‘Âlemlere rahmet olarak gönderdim’ buyurduğu Efendimizin huzurundan geçip O’nu selamladık. O anki duygu ve ruh halimi kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Medine’deki diğer kutsal mekanları da ziyaret ettikten sonra, en önemli hadiselerden biri olan Ravza-i Mutaharra (Cennet Bahçesi) ziyareti için tur şirketinin randevu almasını beklemeye başladık. Cennet Bahçesi, Peygamber Efendimizin sağlığında buyurduğu üzere; ‘Benim evim ile minberim arasında kalan bölge cennet bahçelerinden bir bahçedir’ sözü nedeniyle yoğun bir hac sezonunda herkesin girmek istediği bir yerdir. Bu yüzden randevu sistemiyle, bir uygulama üzerinden giriş izni alınıyor. Şirket yetkilileri randevuyu kendilerinin alacağını belirttiği için beklemeye koyulduk. Eşim Yasemin Hanım, kadınlar için ayrılan randevuyla ilk gün gitti.
İkinci ve Medine’deki son günümüzde, biz erkeklerin randevusunun öğle saatlerinde onaylandığı söylendi. Heyecanla otel lobisine indik ancak yaklaşık 20 kişiye eksik randevu alındığı ortaya çıktı. Maalesef ben de o 20 kişinin içindeydim. Adeta yıkıldım, gözümden yaşlar aktı. ‘Buraya kadar gelip de bu şerefe nail olamayacak mıyım, herhalde layık görülmedim’ diye hayıflandım. Tur şirketi sabaha kadar deneyeceklerini söylese de milyonlarca insanın yoğunluğu nedeniyle hiç umudum yoktu. O gecenin sabahında artık hac vazifesi için Mekke’ye doğru hareket edecektik, yani Medine’deki son gecemizdi. Neyse ki gece saat 02.00’de mesaj geldi; randevuyu almışlardı. Büyük bir heyecanla lobiye indim ve Cennet Bahçesi’ne doğru yürüdük. Dışarıda sıraya girdik; başımızdaki görevliler ellerindeki Arapça izin kağıtlarını kapıdaki görevliye verdi ancak birden suratları düştü. Görevli, belgelerin doğru olmadığını söylemişti. Sonradan İstanbul’a dönünce rehber hocamızla konuştuk. Bana, ‘Burhan abi, o görevli şimdiye kadar hiç olmamış bir şey yaptı ve “Siz burada bekleyin, ben sizi içeri alacağım” dedi’ şeklinde anlattı. Gerçekten de yaklaşık 1,5 saat orada bekledikten sonra içeri girmeyi başardık. Tabii geç girdiğimiz için vaktimiz sabah namazına denk geldi. Sabah namazını Cennet Bahçesi’nde, Efendimizin namaz kıldığı minberin sadece 7-8 saf arkasında cemaatle kılmak nasip oldu. Normalde sadece 5 dakika izin verilen ve iki rekât namazın ancak kılınabildiği Cennet Bahçesi’nde, o sona kalan 20 kişi olarak yaklaşık 45-50 dakika geçirdik. Gözyaşlarıyla oradan ayrılırken, bizlere bu şerefi nasip eden Rabbime şükrettim. Bana göre bu, tamamen olağanüstü bir hadiseydi.
Mekke Günlerimiz
Tur şirketi, 3 Haziran’ı 4 Haziran’a bağlayan gecenin Kâbe’yi görebileceğimiz en sakin zaman olacağını söylemişti. Bunun nedeni, arefe gününden iki gün önce milyonlarca insanın hacı olmak için Arafat’a hareket etmesi ve son gecelerini orada geçirmesiydi. Biz ise arefe günü sabahı hareket edecektik. Dolayısıyla Mekke’ye giriş ve çıkışlar kapatıldığı için Kâbe, sadece yakın mesafede konaklayan hacı adaylarına kalıyordu. İlk gittiğimiz günlerde kalabalıktan dolayı aşağıda, Kâbe’nin hemen yanında tavaf etmek zordu; genelde üst katlarda tavaf etmiştik. Bu yüzden içimde hep o sakin geceye ulaşma arzusu vardı. Tam da o geceden bir gün önce rahatsızlandım ve çok üzüldüm. ‘Allah’ım, Kâbe’yi ilk kattan, aşağıdan tavaf etmeyi nasip et’ diye devamlı dua ettim. Nihayet geceye doğru toparlandım. 3 Haziran gecesi, taburemi de yanıma alarak saat 23.30’da yavaş yavaş Kâbe’ye doğru yürümeye başladık. Otelimiz yakın olsa da gidenler bilir, yürüme mesafesi yine de epey zaman alıyor.
İçeri girdiğimde gördüğüm manzara karşısında şoke oldum; Kâbe’yi tavaf eden sadece iki saf insan vardı. Hemen aralarına katılarak tavafa niyet ettim. Beytullah’ı öptüm, kokladım, dokundum… Yavaş yavaş 7 turu bitirdiğimde Kâbe artık yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Sabah namazı vaktine daha bir saat vardı; oturup bekledim ve namazımı da orada kıldım. Kıldım ama farkında olmadan ayaklarıma ne kadar büyük bir yük bindirdiğimi, ayağa kalkmak isteyince anladım. Üzerlerine zor basıyordum. Çok zorlanarak otele kadar yürüdüm; ertesi gün ise yataktan hiç kalkamadım. İçimi büyük bir hüzün kapladı. ‘Ya Rabbi’ dedim, ‘Ben ne yaptım? Buraya hacı olmaya geldim. Yarın Arafat’a çıkacağız ama ben yataktan kalkıp ayaklarımın üstüne basamıyorum.’ Devamlı, ‘Sen ki bana bu sıkıntılarımla buraya gelmeyi nasip ettin, ne olur yardım et’ diye hüzünle dua ediyordum.
Nihayet sabah oldu, ihramlarımızı giyip Arafat’a doğru gitmek için otobüslere bindik. Biraz daha iyi gibi olsam da içimde hâlâ bir hüzün vardı. Yolda giderken eşim Yasemin Hanım otobüste 5-10 dakika uyuyuverdi. Heyecanla uyandığında, ‘Şimdi seni rüyamda gördüm’ dedi. ‘Hani Çanakkale’de Türk askerlerinin giydiği o eski kıyafetler vardır ya, işte onu giymişsin. Yanında bir arkadaşın var, onun da üzerinde aynı kıyafet var ama yüzü görünmüyor. İkiniz kol kola girmiş, çok hızlı yürüyorsunuz; ayaklarındaki rahatsızlıktan eser yoktu’ dedi. O an ikimizin de gözleri doldu. Çünkü biz hacca gitmeden sadece 10 gün önce Çanakkale Şehitliği’ndeydik, 57. Alay Şehitliği’ni ziyaret etmiştik. Benim orada, en ön sıradaki şehit isimleri arasında yer alan Mekkeli Aziz Efendi’ye gözüm ayrı bir takılmıştı. O gün içim bir tuhaf olmuş, ‘Allah’ım, bu Aziz Efendi Mekke’den gelip burada şehit düşmüş; ben de 10 gün sonra Mekke’ye gidiyorum’ diyerek ona hususi bir Fatiha okumuştum. Elbette en doğrusunu Allah bilir ama ayaklarımın iyileşmesi için dua ettiğim o Arafat yolunda eşimin böyle bir rüya görmesi bizi derinden etkiledi. Acaba rüyada benim koluma girip beni yürüten Mekkeli Aziz Efendi miydi? Sonuç itibariyle o gece ibadetlerimizi ifa ederek hac vazifemizi yerine getirdik. Bizleri bu makama ulaştıran Rabbime hamdolsun.
Hacca gitmeden kısa bir süre önce vefat eden anneannemin beyaz bir başörtüsü vardı. Rahmetli, eşim Yasemin’i çok severdi; o başörtüsünü de hatıra olarak Yasemin almış ve hacca götürmüştü. Bir gün Kâbe’ye giderken onu taktı. Kâbe’deyken bir an gözünü kapattığında, anneannemin gözünün önüne gelerek kendisine gülümsediğini hissetmiş. Odaya gelip bana anlattığında hâlâ o eşsiz heyecanı yaşıyordu.
Uzun lafın kısası; 2025 yılındaki hac ibadetimiz bizim için unutulmazdı. Rabbim isteyen herkese nasip etsin. Ne demek istediğimi ve oradaki duyguları ancak oraya gidenler tam anlamıyla hissedebilir. Bana burada bu imkânı verdiğiniz, kıymet gösterip bu röportajı gerçekleştirdiğiniz için teşekkürlerimi sunarım. Allah her şeyi gönlünüzce versin; hayırlı işleriniz, helalinden bol ve bereketli kazançlarınız olsun.
✨ Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; Karagümrük’ün o esnaf dükkanından Arafat’ın nurlu sessizliğine, cemiyet hayatının kavi sancağına uzanan bir ömür mizanpajını daha ‘Kelimelerin Sıhhati’ terazisinde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.













