“Her görenin âşık olduğu bir insan gibidir dünya.” Bir gün sosyal medyada karşıma çıkan bir video, önce sıradan bir hikâye gibi geldi. Fakat üzerinde düşündükçe, insanın dünya ile kurduğu ilişkiye dair önemli bir mesaj taşıdığını fark ettim.
Hikâyeye göre, bir köy delikanlısı bir kızı görür ve ilk görüşte ona âşık olur. Bu durumu babasına anlatır ve kızı istemesi için onu gönderir. Ancak babası kızı görmeye gittiğinde bu kez kendisi âşık olur ve oğluna, “Ben bu kıza âşık oldum, sen onu unut.” der.
Baba-oğul meseleyi muhtara anlatır. Muhtar kızı görmek ister ve görünce o da âşık olur. Derken hikâye vezire, oradan padişaha kadar ulaşır. Kızı gören herkes aynı şeyi söyler:
“Bu kız çok güzel, kesinlikle benim olmalı.”
Sonunda meseleyi bilge birine götürürler. Bilge kişi, “Kıza soralım; bakalım o kimi seçecek?” der.
Kız gelir ve şöyle söyler:
“Ben koşacağım. Peşimden kim gelirse onun olacağım.”
Kız koşar. Delikanlı, baba, muhtar, vezir ve padişah hep birlikte onun peşinden gider. Bir süre sonra kız aniden durur. Peşinden koşanların hepsi uçurumdan aşağı düşer.
Ve kız şöyle der:
“Ben dünyayım. Bana kapılıp peşimden koşan, âhiretini kaybeder. Ben kimseye ait olmam.”
Hikâye burada bitiyor.
Fakat insanın kendisine sorması gereken sorular tam da burada başlıyor.
Tasavvufî bakışla mesele dünyayı terk etmek değildir. İnsan dünyada yaşar, çalışır, kazanır, sever, ailesi olur, nimetlerden faydalanır. Asıl mesele, bütün bunların kalbe hükmetmesine izin vermemektir.
Çünkü dünya güzeldir. Çekicidir. İnsanı kendisine bağlayacak kadar büyüleyicidir. Fakat geçicidir.
Mal, makam, şöhret, güzellik, gençlik, sahip olduklarımız… Hepsi bize bir süreliğine verilmiş emanetlerdir. İnsan çoğu zaman dünyanın kendisine ait olduğunu sanır. Oysa dünya kimseye ait değildir; biz de dünyaya değil, bir gün dünyadan ayrılacağız ve asıl ait olduğumuz yere döneceğiz.
Kur’an-ı Kerîm’in dünya hayatına ilişkin uyarılarının özü de burada anlaşılabilir: Sorun dünyada yaşamak değil, dünyaya aldanarak asıl amacı ve âhireti unutmaktır.
Dünya elinde olabilir; fakat kalbinde olmamalıdır.
Çünkü insan kalbini neye bağlarsa onun peşinden gider.
Hikâyedeki insanlar da aslında bir kızın değil, kendi arzularının peşinden koşuyorlardı. Dünya da insana çoğu zaman böyle görünür: Herkes onun kendisine ait olmasını ister; fakat sonunda dünya kimseye ait olmaz.
Belki de hikâyedeki uçurum, insanın gönlündeki uçurumdur.
Hırs ile kanaat, nefs ile vicdan, geçici olanla kalıcı olan, dünya ile âhiret arasındaki uçurum.
Bu hikâyeyi dinledikten sonra kendime şu soruyu sordum:
Dünya kimseye ait değilken, ona bu kadar bağlanmak; geçici olana bu kadar kapılıp bir gün bırakıp gideceğimiz bu yer için âhireti unutmaya değer mi?
Düşündüm…
Bu, biraz da yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımıza değişmeye benziyor.
Varacağımız yeri biliyoruz; fakat yolun üzerindeki güzelliklere öylesine dalıyoruz ki yolculuğun asıl maksadı aklımızdan çıkıyor. Geçici olanı kalıcı, emaneti mülk, durağı varış noktası sanıyoruz.
Oysa insan bir yolcu. Dünya ise yalnızca bir durak. Ne kadar güzel olursa olsun, hiçbir durak uğruna varacağımız yeri unutmamalıyız.
Belki de asıl mesele dünyadan vazgeçmek değil; dünyanın bizi kendimizden, Rabbimizden ve varacağımız sonsuzluktan vazgeçirmesine izin vermemektir.
Çünkü bir gün elimizden bırakacağımız şeyler için, sonsuza dek kalacağımız yeri kaybetmeye gerçekten değer mi?
Sizce değer mi?













