Türk düğünleri, başlı başına birer sosyolojik çalışma konusudur. Düşünsenize; bir yanda davul zurna eşliğinde halay çeken amcalar, halayı bozmadan 45 dakika duran teyzeler; diğer yanda elinde telefonuyla canlı yayın yapmaya çalışan, “düğün hashtag’i neydi?” diye sürekli soran gençler.
Gelenek ve teknoloji, aynı salonda komik bir dansa tutuşur.
Eskiden düğün salonuna girer girmez ilk iş, geline ve damada hediye takmaktı. Şimdiyse ilk iş, en güzel selfie’yi çekmek. Gelin damat masasına yaklaşan her misafir, önce bir durur, en iyi ışığı yakalamaya çalışır, sonra da düğün sahibini bile unutup en komik filtreyi bulmaya uğraşır. Bu sırada takı sırası uzar gider, kuyruk Çin Seddi’ne dönmüştür adeta.
Düğün fotoğrafçıları da artık modern misafirlerle mücadele etmek zorundadır. Eskiden fotoğrafçıya poz verilirdi; şimdi fotoğrafçı, misafirlerin her anını kaydeden akıllı telefonların flaşlarından kurtulmaya çalışır. Gelin damat ilk dansını yaparken, fotoğrafçı değil, misafirler flaşların şelalesi altında kalır. O an, bir dans şöleninden çok, bir paparazzi ordusunun çatışma alanına benzer.
En komik olanı ise, düğün pastasının kesildiği andır. Eskiden o anın tek amacı, mutluluğu paylaşmaktı. Şimdiyse, en iyi Instagram hikayesini çekmek için pastaya en yakın kimin duracağı konusunda gizli bir savaş başlar. Pastayı çekenler, canlı yayın açanlar ve “pastanın açısı güzel olmadı” diye homurdananlar… O mutlu an, bir pasta fotoğrafı için verilen büyük bir mücadeleye dönüşür.
Evet, teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı. Ama bazen de en güzel anları bile sanal bir gösteriye çevirdi. Oysa düğünler, telefonlarımızı bırakıp sevdiklerimizle o anı yaşamamız için var. Halayın keyfi, bir bildirim sesiyle değil, kalpten gelen bir neşeyle çıkar.













