En çok sevdiği acıtır insanı.. Kimi çok seversen yaralanırsın, kırılırsın.. O yüzden bir insanı sevmeli ama dengeyi korumalı.
Merhaba sevgili yol arkadaşlarım;
Bugün size içimden nasıl geliyorsa öyle yazmak istiyorum.. Maalesef hepimiz bu dünyada yalnız kalmamak ve bir amaç için birilerine tutunuyor belki de umutlanıyoruz… Yaralarımızla tanıyoruz birbirimizi. Belki de diyoruz ki; biz ayrı bir hikâyeyiz. Biz farklıyız birbirimize iyi geliyoruz. Öyle düşünmek istiyoruz yada… Sonunda o bize kötü, biz ona iyi geliyoruz. O bizim deneyim tecrübelerimizden faydalanırken iyileşirken, biz bir ağacın dalları gibi kuruyup gidiyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki, iyileşip gidiyor. Biz gene tek başımıza. Yükümüz ağır değilmiş gibi bide onun yükünü almışız .
O kadar farkında değiliz ki; kendimizi unutup onun acısıyla, onun ailesiyle, onun mutluluğuyla yaşıyoruz. Kendi hayatımızı avuçlarımızdan arasından kayarken başkasınınkini yaşıyor olmuşuz..
Bir uyuşturucu gibi bütün vücudumuza etki ediyor bu mutluluk.. Biz ise gerçek mutluluğun içimizde olduğundan habersiz başkalarını iyi ederek iyi gelerek hatta travmalarını çözerek iyi oluyoruz sanıyoruz… Eminim bir çoğumuz bu yanılgıya düşüp mutluluğu başka insanların mutluluklarında aradık.. Maalesef bu yanlış bir tutum.. İşin kötü tarafı bizi öyle bir menipüle ediyorlar ki; biz durumu çok sonra fark ediyoruz. Anlıyoruz ki; o iyileşen gitmiş…
Bu durum bizim iyi niyet ve temiz kalbimizden kaynaklansa da sağlıklı bir bakış açısı ve ilişki şekli değildir. Unutmayın insanlar biz izin verdiğimiz sürece yakınlar ve hayatımızdalar. Şems Tebrizi ne güzel demiş: “Anladım ki: İnsanlar susanı korkak, görmezden geleni aptal, affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar. Oysaki, biz istediğimiz kadar hayatımızdalar. Göz yumduğumuz kadar dürüstler ve sustuğumuz kadar insanlar.”
Tabi ki anlayamayız insan içinde olunca objektif olamıyor maalesef. Eee boşuna dememişler; en çok sevdiği acıtır insanı.. Kimi çok seversen yaralanırsın, kırılırsın.. Kim yaparsa yapsın zoruna gitmez de onunki gider, içini kanatır. O yüzden bir insanı sevmeli ama dengeyi korumalı. Alver dengesi olmalıdır..
Nedir al ver dengesi?
Evrende her şeyin yaratılışından beri bir dengesi vardır. Kainat bir denge üstünde kuruldu.. Bitkiler, insanlar ve hayvanlar vs. Şöyle bir örnekleyelim. Eğer toprakta yaşayan solucanlar toprağı delmese toprak havalanamaz ve düzgün verimli bir ürün ekilemez.. Güncel bir örnek verecek olursak, kokarca dediğimiz son çıkan böcek türünden verebiliriz .Bu böceği yiyebilen sadece ve sadece, kral arılar…Yani al ver dengesi ,her şey birbirine görünmez pamuk ipliği ile bağlı demektir.. Ve ne alıyorsan onun karşılığını da vermelisin..
Konumuza dönecek olursak, ilişkilerde de ne alırsan onun karşılığını vermelisin. Fazla verirsen kendinden, az verirsen kalbinden gider. O yüzden dengede olmalı.. Mesafe her şeydir..
Çok güzel bir söz var: “İnsanlara mesafeniz ateş gibi olmalı, fazla yaklaşırsan yanarsın, uzak durursan üşürsün”
Ne kadar güzel anlatan bir söz; insan ilişkileri arasındaki dengeyi. Siz kimsenin kurbanı değilsiniz. Siz kimsenin dadısı, annesi değilsiniz.. Siz kimseyi iyileştirmek için gönderilmediniz. Siz travma çözücü değilsiniz. Siz kimsenin yara bandı değilsiniz. EN ÖNEMLİSİ SİZ KİMSE İÇİN BU DÜNYADA DEĞİLSİNİZ.. Tabi ki, herkesin bir görevi, amacı ,hayali olabilir. İnsanlara yardım etmek, hayır yapmak vs. Ama bunu bile al ver dengesini koruyarak yapmalıyız. Bir hocam şöyle demişti: “İyiliğin bile fazlası zehirdir. Her şeyin fazlası zehir.”
İşin özü; hayatta başkalarını düşünün. Ama önce kendinizi düşünün. Bu bireyselleşmek değil kendine alan tanımaktır. Unutmayın, siz iyi iseniz, herkes iyi.. Siz kötüyseniz herkes kötü. İnsan ilişkilerinde insan bir aynadır. Siz ne verirseniz onu alırsınız.. Ne verirseniz o yansır aynanıza. Yani bu sizin seçiminiz… Kişinin aynasında olana bakın, yani kalbine. Size duymak istemediklerinizi bile söyleyecektir..
Sevgiyle kalın….
Size tatlı bir mesnevi hikayesi ile veda ediyorum..
Bir zamanlar, geniş bir ırmağın kenarında yaşayan bir akrep varmış. Karşı kıyıya geçmesi gerekiyormuş ama suyun üzerinde hareket edemediği için ne yapacağını bilemiyormuş. Çaresizce etrafına bakınırken, suyun kenarında dinlenen bir kurbağa gözüne çarpmış. Akrebin kendisine yaklaştığını fark eden kurbağa, hemen geri çekilmiş. Akreplerin tehlikeli olduğunu bildiği için içgüdüsel olarak uzaklaşmak istemiş. Ancak akrep dostane bir ses tonuyla konuşmuş: “Sevgili kurbağa, lütfen korkma! Karşı kıyıya geçmem gerekiyor ama yüzme bilmediğim için bunu tek başıma yapamam. Bana yardım eder misin? ”Kurbağa temkinli bir şekilde başını sallamış ve akrebi süzerek yanıtlamış: “Sana nasıl güvenebilirim? Zehirli iğnen var. Ya beni sokarsan?”
Akrebin yüzünde dostane bir ifade belirivermiş. “Seni neden sokayım ki?” diye karşılık vermiş. “Eğer sana zarar verirsem, ikimiz de suyun dibini boylarız.” Kurbağa biraz düşünüp akrebin söylediklerinin mantıklı olduğuna karar vermiş. “Haklı olabilir,” diye içinden geçirmiş. “Eğer bana saldırırsa kendisi de batacak.” Sonunda kararını vermiş ve “Pekala, sırtıma binebilirsin,” demiş. Akrebi sırtına alıp güçlü bacaklarıyla suya dalmış. Dalga dalga ilerlerken, bir süre her şey yolunda gitmiş. Ama tam ırmağın ortasına vardıklarında, kurbağa birdenbire sırtında keskin bir acı hissetmiş. Akrep onu sokmuştu!
Vücudu gitgide ağırlaşırken zorlukla nefes almış ve akrebe kısık bir sesle sormuş: “Neden yaptın bunu? İkimiz de öleceğiz!” Akrep üzüntüyle başını eğmiş ve kısık bir sesle fısıldamış: “Bilmiyorum… İçgüdülerime engel olamıyorum. Napıyım ben akrebim.!”
İkisi de sulara gömülmüş…













