Parktasınız. Hava mis gibi, her şey harika gidiyor. Çocuğunuz en sevdiği sarı kamyonuyla kumda oynuyor. Derken başka bir çocuk yaklaşıyor, gözünü o kamyona dikiyor ve elini uzatıyor. İşte tam o an, ebeveynlik radarlarınızda kırmızı alarmlar çalmaya başlıyor.
Karşı tarafın ebeveynine çaktırmadan bir bakış atıyorsunuz. İçinizden hafif bir panik dalgası geçiyor: “Eyvah, şimdi oyuncağını vermezse ‘kötü eğitilmiş, bencil çocuk’ durumuna düşeceğiz.”
Ve o meşhur cümle ağzınızdan dökülüyor: “Hayatım, bak arkadaşın da oynamak istiyor. Ver biraz da o oynasın, paylaşmak güzeldir…”
Çocuğunuz kamyonu daha da sıkı kucaklıyor, belki ağlamaya başlıyor, siz mahcup oluyorsunuz, ortam geriliyor. En sonunda sırf “ayıp olmasın” diye çocuğunuzun elinden o oyuncağı alıp diğer çocuğa verirken, aslında kendi içinizin cız ettiğini fark ediyorsunuz.
Tanıdık geldi mi?
Bizler toplumsal olarak “paylaşmayı” harika bir erdem olarak gördüğümüz için, çocuklarımız henüz buna hazır değilken onları zorla birer “paylaşım elçisi” yapmaya çalışıyoruz. Ama gelin resmi biraz tersine çevirelim:
Bir yetişkin olarak en sevdiğiniz, yeni aldığınız cep telefonunuzu parkta hiç tanımadığınız biri gelip “Ben de biraz incelemek istiyorum” dese verir miydiniz? Ya da kahvenizi içerken yan masadaki biri “Tadına bakabilir miyim?” diye uzansa ne hissederdiniz?
Çocuğunuz için o anki sarı kamyon, tam olarak sizin cep telefonunuz veya kahveniz kadar değerli ve kişisel.
Çocuklar 3-4 yaşlarına kadar dünya merkezli düşünürler ve “mülkiyet” kavramını yeni öğrenirler. Bir şeyin kendine ait olduğunu iyice kavramadan, onu başkasıyla paylaşmanın ne demek olduğunu anlayamazlar. Bir oyuncağı başka birine verdiklerinde, onun geri gelmeyeceğini sanıp kaygı duyarlar.
Yani çocuğunuz oyuncağını vermediğinde “bencil” ya da “kötü huylu” olmuyor. Sadece gelişimsel olarak kendi sınırlarını ve sahiplik duygusunu korumaya çalışıyor.
Biz yetişkinleri bu durumlarda en çok zorlayan şey aslında çocukların davranışı değil; “El alem ne der?” baskısı. Diğer anne-babalara “Ben çocuğuma paylaşmayı öğretiyorum” mesajı vermek için, farkında olmadan kendi çocuğumuzun sınırlarını ihlal ediyoruz.
Peki parktaki o kriz anlarında ne yapabiliriz? Her şeyden önce çocuğunuzun henüz gelişimsel olarak bu duyguya hazır olmadığını kabul etmekle başlayabilirsiniz. O anki mahcubiyet hissinize yenilmek yerine karşı tarafa nazikçe, “Şu an bu oyuncakla oynaması bitmedi, bitirince size verebilir” demek hem çocuğunuza güven verir hem de üzerinizdeki toplumsal baskıyı göğüsler. Paylaşmayı ona zorla değil, evde kendi eşyalarınızı neşeyle onunla paylaşarak ve günlük hayatın akışı içinde doğal bir rol model olarak öğretmek en sağlıklı yoldur.
Bir dahaki sefere parkta o sarı kamyon krizi çıktığında derin bir nefes alın. Çocuğunuz bencil değil, sadece büyüyor. Ve sizin onun arkasında durduğunuzu bilmek, ona ömrü boyunca öğreteceğiniz tüm “paylaşma” derslerinden çok daha kıymetli..












