Türk dili ve edebiyatı, bir milletin hafızasını, kültürel kimliğini, düşünce dünyasını ve duygu birikimini kuşaktan kuşağa taşıyan en güçlü değerlerden biridir. Türk şiiri ise bu büyük birikimin duygu, estetik ve söz sanatlarıyla hayat bulduğu eşsiz bir alandır.
Türk şairleri; yalnızca şiir yazan sanatçılar değil, yaşadıkları dönemin insanını, toplumunu, acılarını, sevinçlerini, umutlarını ve hayallerini mısralara taşıyarak kültürel hafızamıza iz bırakan değerlerdir. Bu nedenle geçmişten bugüne Türk dili ve edebiyatına, Türk şiirine ve Türk şairlerine emek veren, hayatta olan ya da aramızdan ayrılmış bütün değerli edebiyatçılarımızı rahmet, minnet, saygı ve şükranla anmak; onların bıraktığı mirası yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarmak hepimizin sorumluluğudur. “Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Şiiri ve Türk Şairlerine Vefa” yazı dizisi kapsamında bu kez konuğum, şiirleri, eserleri, şiir seslendirmeleri ve canlı yayınlarıyla edebiyat dünyasında kendine özgü bir yolculuk sürdüren değerli şair ve yazar Cem HUDDAMOĞLU.
Merhaba Cem Bey, hoş geldiniz. Türkçeye, şiire ve edebiyata emek veren şairlerimizi tanımak, onların sanat yolculuklarını, eserlerini ve düşünce dünyalarını okuyucularla buluşturmak; aynı zamanda Türk şiirine verilen emeğe vefa göstermek bizim için önemli. Bu söyleşide sizi, şiir serüveninizi, eserlerinizi, şiire bakışınızı ve okuyucularınızla kurduğunuz bağı kendi anlatımınızla tanımak istiyoruz.
Öncelikle sizi henüz tanımayan okuyucularımız için Cem HUDDAMOĞLU kimdir? Nerede doğdunuz, nasıl bir eğitim hayatınız oldu? Kendinizi ve sizi bugünlere taşıyan hayat hikâyenizi anlatır mısınız?
04/04/1983 Hatay/Antakya doğumluyum ve 43 yaşındayım. Cem HUDDAMOĞLU, hayata biraz uzaktan bakıp insanın içindeki görünmeyen tarafı anlamaya çalışan bir insan, bir şair ve bir yazar. Ben kendimi yalnızca şiir yazan biri olarak tanımlamıyorum. Çünkü şiir benim için bir meslekten çok, insanın kendisiyle kurduğu en sahici temas biçimlerinden biri. Hayatım boyunca gördüğüm, yaşadığım, sustuğum ve söyleyemediğim ne varsa zamanla kelimelere dönüştü. Beni bugünlere getiren şey biraz hayatın öğrettikleri, biraz insanların hayatımda bıraktığı izler, biraz da içimde susturamadığım o sesler. Eğitim elbette insanın zihnini biçimlendiriyor, fakat benim asıl öğretmenim hayat oldu. İnsanları tanımak, kaybetmek, beklemek, özlemek, susmak ve yeniden ayağa kalkmak… Bunların her biri bana başka bir cümle öğretti. Belki de bu yüzden şiirlerimde hayatın kendisinden izler var. Ben şiiri masa başında kurulmuş yapay bir dünyadan ziyade, insanın kalbinden süzülen bir hakikat olarak görüyorum.
Edebiyatla ve özellikle şiirle ilk karşılaşmanız ne zaman oldu? Şiire yönelmenizde etkili olan ilk kişi, eser veya yaşanmışlık neydi?
Şiirle ilk karşılaşmamı tek bir güne sığdırmam mümkün değil. Geriye dönüp baktığımda şiirin aslında hayatımın birçok yerinde sessizce beni beklediğini görüyorum. Bir insanın gidişinde, bir annenin susuşunda, gecenin pencereye vuran yağmurunda, henüz söylenememiş bir cümlede bile şiir vardı. Ben şiiri hissettim ve kelimelerin insanın söyleyemediği şeyleri söyleyebildiğini fark ettim. İşte o noktadan sonra şiir benim için bir merak olmaktan ziyade bir ihtiyaç hâline geldi. Beni şiire asıl yaklaştıran şey ise insanların iç dünyasıydı. İnsanın dışarıdan görünen yüzüyle içinde taşıdığı hikâye çoğu zaman aynı değildir. Şiir, o görünmeyen hikâyenin kapısını aralıyor.
Şair olma yolculuğunuz nasıl başladı? İlk şiirinizi yazdığınız günü ve o şiirin sizde bıraktığı duyguyu hatırlıyor musunuz?
İlk şiirimi bugün yazmış olsam nasıl hissederdim bilmiyorum ama o ilk dönemlerde insanın içinde birikenleri kelimelere bırakmanın verdiği tarifsiz bir rahatlama vardı. İlk şiir kusursuz değildi. Belki teknik açıdan eksikleri vardı, belki bugün baktığımda değiştireceğim çok şey bulurum. Ama onun benim için çok önemli bir tarafı vardı: Samimiydi. İlk yazdığım o şiirde kendimi saklamamıştım. Şairlik yolculuğum da aslında orada başladı. İnsan önce kendine karşı dürüst olmayı öğreniyor, sonra başkasına söyleyebilecek bir sözü oluyor. Benim için şiir yazmak, biraz da insanın kendi yarasına bakabilme cesareti gibi düşünülebilir.
Şiir sizin için öncelikle bir duygu aktarımı mı, düşünce biçimi mi, yoksa insanın kendisiyle kurduğu bir hesaplaşma alanı mı?
Üçü de… Ama bana sorarsanız şiirin başladığı yer duygudur, derinleştiği yer düşünce, vardığı yer ise insanın kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bir duygu tek başına şiir değildir. O duygunun insanın zihninde bıraktığı iz, kelimeyle kurduğu ilişki ve okurun kendi hayatında bulduğu karşılık şiiri tamamlar. Ben şiir yazarken çoğu zaman kendime sorular sorarım: Ben bunu neden yaşadım? Bu insan neden gitti? Bende ne kaldı? Bir insan gerçekten unutabilir mi? Ve bazen hiçbir sorunun cevabını bulamam. Fakat şiir zaten her soruya cevap vermek için yazılmaz. Şiir, cevapsız kalan sorunun kendisidir.
Şiirlerinizde aşk, ayrılık, yalnızlık, hüzün, zaman ve insan gibi temaların önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bu temalar sizin şiir dünyanızda nasıl bir anlam taşıyor?
Bunlar benim için yalnızca şiir temaları değil, insanın hayat boyunca taşıdığı ortak yaralar. Aşkı yazarken yalnızca kavuşmayı değil, kaybetmeyi de düşünüyorum. Ayrılığı yazarken yalnızca gideni değil, geride kalanın acısını da anlatmaya çalışıyorum. Yalnızlık ise bana göre insanın etrafında kimsenin olmaması değildir. Bazen kalabalıkların ortasında bile insan kendi içine düşebilir. Hüzün de benim şiirimde yalnızca karanlık bir duygu değildir. Hüzün, insanın kendisini tanıdığı yerlerden biridir. Zira insan en çok kaybettiğinde kendisini dinler. Zaman ise bütün bunların üzerine yürüyen bir gölge gibi. Ve insan… Şiirlerimin merkezinde aslında hep insan var. Çünkü aşk da ayrılık da özlem de hüzün de insanın hikâyesidir.
“Mavi Düşteki Çocuk” adlı şiir kitabınızın yanı sıra “Aşkın Sekizinci Hali” adlı derleme ve şiir kitabınız da bulunuyor. Bu iki çalışmanın edebî yolculuğunuzdaki yeri nedir? “Aşkın Sekizinci Hali” nasıl ortaya çıktı ve bu eserin hazırlanma sürecinde şiire ve aşka dair nasıl bir anlatı kurmak istediniz?
Mavi Düşteki Çocuk benim şiir yolculuğumda çok özel bir yerde duruyor. Çünkü orada yalnızca şiirler değil, insanın çocukluğundan bugüne taşıdığı duygular, düşler ve kırgınlıklar da var. Mavi Düşteki Çocuk benim için biraz da insanın içinde hiç büyümeyen tarafı temsil ediyor. Hayat bizi büyütüyor ama içimizde bir yerlerde hâlâ inanmaya, sevmeye ve hayal kurmaya devam eden bir çocuk kalıyor. Aşkın Sekizinci Hali ise aşkı tek bir pencereden anlatmak yerine onun farklı yüzlerine bakma düşüncesiyle şekillendi. Çünkü bana göre aşkın yalnızca mutlu eden bir tarafı yoktur. Aşk bazen kavuşmaktır, bazen beklemektir, bazen susmaktır, bazen vazgeçememektir. Bazen bir insanın hayatımıza gelişi ve hayatımızdan gittikten sonra bıraktığı boşluktur aşk. Bu eserlerde yapmak istediğim şey, aşkı yalnızca romantik bir kavram olmaktan çıkarıp insanın ruhunda bıraktığı izlerle anlatmaktı.
Bir şiirin ortaya çıkması için yaşanmış bir hayat tecrübesi şart mıdır? Yoksa şair, hiç yaşamadığı bir duyguyu da gerçek bir şiire dönüştürebilir mi?
Şairin her şeyi yaşaması gerektiğine inanmıyorum. Fakat şairin hissedebilmesi gerektiğine inanıyorum. Bir şair hiç yaşamadığı bir acıyı da yazabilir. Zira insan yalnızca kendi hayatının tanığı değildir, başkalarının acılarını da hissedebilen bir varlıktır. Bir annenin evlat acısını yaşamadan da o acıyı anlayabilmek mümkündür. Bir gurbetçinin yalnızlığını yaşamadan da onun penceresine bakabilmek mümkündür. Şairin görevi her yarayı kendi bedeninde taşımak değil, insanın yarasını anlayabilecek kadar kalbini açık tutmaktır. Gerçek şiir, yaşanmışlıktan doğabileceği gibi güçlü bir empati duygusundan da doğabilir.
Şiir yazarken kelimeleri mi duyguya göre seçersiniz, yoksa duygu mu sizi kelimelere götürür? Şiirlerinizin oluşum sürecini biraz anlatır mısınız?
Çoğu zaman duygu kelimeyi bulur.
Bir şiirin ilk cümlesi bazen zihnimde değil, kalbimde belirir.
Sonra o duygu büyümeye başlar.
Bir kelime başka bir kelimeyi çağırır, bir düş başka bir hatırayı uyandırır.
Ben kelime seçiminde özellikle şiirin ruhuna dikkat ederim.
Zira her kelime her duyguyu taşıyamaz.
Bazı duygular sade bir kelime ister, bazıları ise daha derin, daha eski, daha az kullanılan kelimelerin kapısını açar. Şiirde kelimenin yalnızca anlamı değil, çağrışımı ve hem yazarında hem de okurunda bıraktığı iz de önemlidir. Ben şiiri yazarken okuyucunun yalnızca cümleyi okumasını hedeflemiyorum; o cümlenin içinde bir hayal kurmasını, bir ses duymasını, hatta kendi geçmişinden bir şeyi hatırlamasını isterim.
Günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce günümüz şairlerinin en önemli sorunu nedir?
Günümüz şiirinin en büyük avantajı çok geniş bir alana sahip olması. Artık bir şairin okuyucusuna ulaşması için yalnızca geleneksel yayın yollarına bağlı kalması gerekmiyor. Fakat bu imkânın beraberinde getirdiği bir tehlike de var: Hız.
Şiir aceleyi sevmez.
Bir şiirin yazılması birkaç dakika sürebilir ama olgunlaşması bazen yıllar alır.
Bugün bazı şiirlerin daha yazıldığı gün tüketildiğini düşünüyorum.
Oysa iyi şiir, ilk okumada bitmez.
Okuyucuyu kendisine tekrar tekrar döndürür.
Bence genç şairlerin en önemli ihtiyacı daha çok okumak, daha çok düşünmek ve kendi duygularını bulmak.
Şair olmak yalnızca güzel cümle kurmak değildir.
Şair olmak, güzel cümlenin arkasında bir dünya kurabilmektir.
Sosyal medyanın şiir ve edebiyat üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz? Dijital platformlar şiirin daha geniş kitlelere ulaşmasını mı sağlıyor, yoksa şiirin niteliği açısından bazı sorunları da beraberinde mi getiriyor?
Sosyal medya şiire büyük bir kapı açtı. Eskiden bir şiirin okuyucuya ulaşması için belirli yolları aşması gerekiyordu. Bugün ise bir insan telefonunun ekranından dünyanın başka bir yerindeki şairin şiirine ulaşabiliyor. Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Ancak sosyal medya şiirin yayılım hızını artırırken derinliğini azaltabiliyor. Bir şiirin yalnızca birkaç saniyede tüketilmesi, şiirin bütün ruhunu taşımasına her zaman izin vermeyebilir. Ben sosyal medyayı şiirin rakibi olarak değil, şiirin yeni anlatım alanlarından biri olarak görüyorum. Mesele platform değil. Mesele, o platformda ne söylediğiniz.
Türk şiirinin geçmişten bugüne uzanan büyük bir birikimi var. Sizi etkileyen, şiir anlayışınızda iz bırakan şairler kimlerdir?
Türk şiiri çok büyük bir mirasa sahip. Ben bu mirasa bakarken yalnızca tek bir dönemle ya da tek bir şairle sınırlı kalmamaya çalışıyorum. Divan şiirinin kelime zenginliği, halk şiirinin samimiyeti, modern şiirin bireysel sorgulamaları ve Cumhuriyet sonrası şiirin farklı sesleri benim için ayrı ayrı değerlidir. Beni etkileyen şairlerde ortak olarak aradığım şey, onların eserlerinde kendimi bulmuş olmamdır. Çünkü bir şairin büyüklüğü yalnızca ne kadar güzel yazdığıyla ölçülmez, kendisinden sonra gelenlere ne bıraktığıyla da ölçülür. Ben geçmişten beslenerek kendi cümlemi kurabilmek için okuyorum.
Bir şairin kendi sesini bulması sizce ne kadar zaman alır? Şair, başkalarından etkilenmek ile kendi özgün dünyasını kurmak arasındaki dengeyi nasıl sağlamalıdır?
Bunun belirli bir zamanı olduğuna inanmıyorum. Kimi şair birkaç yılda kendi sesini bulur, kimi şair bir ömür boyunca arar. Hatta belki de gerçek şairlik biraz da o arayışın devam etmesidir. Etkilenmek kaçınılmazdır.
İnsan okuduğu her eserden bir iz taşır.
Ben başka şairlerin seslerini dinlerim ama kendi içimde başka bir ses ararım.
Çünkü şiirde taklit edilebilir olan biçimdir, fakat ruh taklit edilemez.
Bir şair kendi yarasını, kendi bakışını, kendi kelime dünyasını şiire taşıdığı gün kendi sesine yaklaşmaya başlar.
Edebiyatın ve şiirin insan üzerindeki dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Bir şiir gerçekten bir insanın hayatına dokunup onu değiştirebilir mi?
Kesinlikle inanıyorum. Bir şiir bazen bir insanın hayatını değiştirmez belki ama o insanın bir gecesini değiştirebilir. Ve kimi zaman bir geceyi değiştirmek, bir insanın hayatına dokunmak için yeterlidir. Bir insan kendisini anlatamadığında bir şiirde kendisini bulabilir. “Ben de bunu hissettim.” diyebilir. İşte şiirin mucizesi burada. Şair kendi duygusunu yazarken okuyucu kendi hikâyesini bulur. Benim için bir okuyucunun “Bu şiir sanki benim için yazılmış.” demesi, alınabilecek en büyük edebî karşılıklardan biridir. Çünkü o noktada şiir artık yalnızca benim değildir. Okuyucunun da olur.
Bugün şiire yeni başlayan gençlere baktığınızda onlara ne söylemek istersiniz? Şair olmak isteyen bir genç, kendisini edebî ve düşünsel açıdan nasıl geliştirmelidir?
Öncelikle yazın derim. Ama yazdığınız kadar okuyun. Çok okuyun. Klasikleri okuyun, çağdaş şiiri okuyun, farklı dönemleri okuyun. Şiirin yanında roman, hikâye, deneme, felsefe ve tarih okuyun. Şunu da unutmayalım: Şiir yalnızca şiir okuyarak da olgunlaşmaz. Şairin kelime hazinesi kadar hayat bilgisi de güçlü olmalıdır. Ve genç arkadaşlara özellikle şunu söylerim: Kimseye benzemeye çalışmayın. İlk şiirlerinizde başkalarının etkisi olabilir. Bu doğaldır. Fakat zamanla kendi kelimenizi, kendi sesinizi, kendi yaranızı bulmanız gerekir. Şair olmak için önce insanı anlamaya çalışın. Çünkü insanı anlamayan, insanın duygusunu da tam anlamıyla yazamaz.
Şiirlerinizi yalnızca yazmakla kalmıyor, kendi sesinizle de seslendiriyorsunuz. Şairin kendi şiirini kendi sesinden okuyucuya ve dinleyiciye aktarmasının şiire kattığı farklılık sizce nedir? Şiir seslendirmeyi, yazarlığınızın doğal bir devamı olarak mı görüyorsunuz?
Şiir yazmak başka, şiiri seslendirmek başka bir yolculuk. Bir şiiri yazarken kelimeler kâğıdın üzerindedir. Seslendirdiğiniz anda o kelimeler nefes almaya başlar. Şair kendi şiirini okuduğunda, kelimelerin arkasındaki duyguyu da yansıtabilir. Bir kelimede durmak, bir cümleyi biraz daha ağır söylemek, bir sessizliği korumak bile şiirin anlamını değiştirebilir. Ben şiir seslendirmeyi yazarlığımın doğal bir devamı olarak görüyorum. Zira benim için şiir yalnızca okunacak değil, aynı zamanda hissedilecek bir şeydir.
TikTok’ta canlı yayınlar yaparak şiirlerinizi, şiir seslendirmelerinizi ve edebiyata dair düşüncelerinizi dinleyicilerinizle buluşturuyorsunuz. TikTok gibi daha çok eğlence içerikleriyle anılan bir platformda şiire ve edebiyata alan açmak sizce nasıl bir anlam taşıyor? Bu canlı yayınlarda dinleyicilerden aldığınız tepkiler ve geri dönüşler, şiirle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Ben bunu çok önemsiyorum. Çünkü şiiri yalnızca şiir salonlarına, kitaplıklara veya belli bir okuyucu çevresine bırakmak istemiyorum. Şiir insanın olduğu her yerde olmalı. Bir genç TikTok’a eğlenmek için girmiş olabilir. Fakat karşısına bir şiir çıkar ve o şiirin bir dizesi kalbine dokunursa, işte o anda şiir kendi yolunu bulmuş demektir. Benim canlı yayınlarda en çok önemsediğim şey de bu: Dinleyiciyle doğrudan karşılaşmak. Bir şiiri okurken insanların verdiği tepkileri görmek, onların kendi hikâyelerini anlatmalarını dinlemek bana da yeni şeyler öğretiyor. Bazen bir dinleyicinin tek cümlesi, yeni bir şiirin kapısını açabiliyor. Şiir tek taraflı bir anlatım değildir. Şair söyler, okuyucu tamamlar.
Sizi takip eden, şiirlerinizi okuyan veya dinleyen insanlar zaman içinde sizin kendinize özgü bir şiir diliniz ve üslubunuz olduğunu düşünüyor mu? Bir okuyucu, şiirin altında isminizi görmeden “Bu Cem HUDDAMOĞLU kalemi” diyebilecek noktaya gelebiliyor mu? Siz kendi şiir üslubunuzu nasıl tanımlarsınız?
Bunu okuyucunun söylemesi benim söylememden çok daha kıymetli. Eğer bir okuyucu şiirin altında ismimi görmeden “Bu Cem Huddamoğlu’nun kalemi.” diyebiliyorsa, benim için en büyük kazanımlardan biridir. Ben kendi şiir dilimi; duygu ile düşüncenin, geçmişle bugünün, sade Türkçeyle zaman zaman daha eski ve derin kelimelerin buluştuğu bir dünya olarak tanımlayabilirim. Ama her şeyden önce samimiyet benim için çok önemli. Şiir, gösteriş için yazıldığında kelimeler çoğalabilir ama duygu azalabilir. Ben kelimenin arkasında bir yara, bir hikâye, bir insan görmek istiyorum. Kendi üslubumu ararken de en çok buna dikkat ediyorum. Kelimeler bana ait olmayabilir. Ama onların bir araya geldiğinde oluşturduğu dünya bana ait olmalı.
Son olarak; Türk şiirine, Türkçeye ve edebiyata gönül vermiş bir şair olarak gelecek kuşaklara nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz? Cem HUDDAMOĞLU adı ve şiirleri yıllar sonra hatırlandığında, okuyucularınızın sizden geriye ne kaldığını söylemesini isterdiniz?
Ben ismimin yalnızca kitap kapaklarında kalmasını istemem. Bir şiirin bir insanın yüreğinde bıraktığı iz olarak kalmak isterim. Yıllar sonra biri bir şiirimi açtığında, “Bu dizelerde benim hayatımdan bir parça var.” diyebilsin isterim.
Eğer bunu başarabilirsem, geride bırakabileceğim en büyük miras budur.
Edebiyat dünyasına küçük de olsa bir katkım olsun isterim.
Ben şiirlerimle bir iz bırakabilirsem kendimi bahtiyar sayarım.
Ve Cem Huddamoğlu adı yıllar sonra hatırlandığında insanların şunu söylemesini isterim:
“O, insanların sustuğu yerde konuşan şiirler yazardı.”
Zira benim bütün şiir yolculuğumun özünde aslında tek bir mesele var:
İnsanın içinde söyleyemediği ne varsa ona bir kelime bulmak.
Belki de şair dediğimiz insan, biraz da bunun için vardır.
Kendi sustuğu yerden başkasının yarasına ses olabilmek için.
Cem Bey, öncelikle bu samimi ve değerli söyleşi için size teşekkür ederim. Şiire yalnızca yazılan bir metin olarak değil, insanın iç dünyasına dokunan, söylenemeyene bir kelime bulan ve okuyucuyla buluştuğunda tamamlanan bir ifade biçimi olarak yaklaşmanız; şiir anlayışınızın temelindeki insan ve samimiyet vurgusunu açıkça ortaya koyuyor.
Sizinle aslında TikTok sayesinde tanıştık. İlk bakışta daha çok eğlence içerikleriyle özdeşleşen bir platformun, nasıl kullanıldığına bağlı olarak şiir ve edebiyat için de önemli bir buluşma alanına dönüşebildiğini sizin canlı yayınlarınızda görmek mümkün. TikTok, doğru kullanıldığında yalnızca içerik tüketilen bir mecra değil; farklı şehirlerden, farklı hayat ve sanat deneyimlerinden değerli şair ve yazarlarla tanışmaya, onları dinlemeye ve edebiyat üzerine sohbet etmeye imkân sağlayan bir iletişim alanı da olabiliyor.
Sizin şiirlerinizi yazmanızın yanı sıra onları kendi sesinizle dinleyiciye ulaştırmanız ve canlı yayınlarda şiir üzerine doğrudan sohbet etmeniz de bu açıdan ayrıca kıymetli. Çünkü sizin de ifade ettiğiniz gibi, şair söyler; okuyucu ve dinleyici ise şiiri kendi hikâyesiyle tamamlar.
Bu söyleşi vesilesiyle “Mavi Düşteki Çocuk”tan “Aşkın Sekizinci Hali”ne uzanan şiir yolculuğunu, insana ve şiire bakışınızı kendi cümlelerinizden dinleme fırsatı bulduk. Türk şiirine ve edebiyatımıza yaptığınız katkıların artarak devam etmesini diliyor, bize ayırdığınız zaman ve içtenlikle paylaştığınız düşünceleriniz için tekrar teşekkür ediyorum.
Kaleminiz daim, şiiriniz ve sesiniz hep var olsun.
“Cem HUDDAMOĞLU’nun şiire, insana ve hayata dair düşüncelerinin ardından, şimdi sözü onun mısralarına bırakalım.”
ÜŞÜYORUM
Bu yalnızlık denen illet
Üşütüyor yüreğimi,
Anılarımı terk ediyorum her gece,
Kalbimden koparamıyorum seni,
Tel tel, acıya acıya,
Kahrediyor beni sensizlik,
Umutlarım devrik, gönlüm yıkık,
Gittikçe esir oluyorum yalnızlığa.
Sensiz geçen gecelerin sabahına
Uyanmak ne zor bir bilsen.
Hasretin bağrımda yara, gözlerin,
Gözlerime sürgün olmuş yar,
Aşk adına ne varsa terk edip gitmiş beni,
Yalnızlık yoldaşım olmuş, üşüyorum yar…
Yalnızlık dedim de,
Sahi SEN DE üşür müsün geceleri?
Avutamaz olur musun sen de yüreğini?
Senin de yanar mı kalbin,
Uğrar mı sana da yalnızlık,
Sen de erir misin her gece benim gibi?
Söylesene YAR?
Bu yalnızlık ki seni bana yazdıran,
Gözlerine bakmadan yazdığım her satır
Bin ah ediyor şimdi,
Sensizliğe mahkûm olmuş yüreğimde.
Bu kaçıncı bitişin,
Hasretine bu kaçıncı şiirim?
Dinmiyor sol yanımdaki
Yokluğunun dizisi,
Ben her gece üşüyorum.
Üşüyorum, üşüyorum…
Üşüyorum yar…
Cem Huddamoğlu
Kayıt Tarihi: 6.08.2017 17:01:00
Herkes hayalinde
Salıncaklar kurarken ağaçlara
Ben darağacına astım tüm hayallerimi.
Tarifi olmayan acı bir eylül ağrısı
Kaldı sol yanımda.
Gecede bir hüzün,
Gözlerimde bir matem,
Yüreğimde bir cenaze.

















