Bir kelime. Sadece bir kelimeyle çözülürdü her şey. Bir ‘özür dilerim’, bir ‘haklısın’, bir ‘yanındayım’… Bunu anlamak için çok şey yaşamaya gerek yok aslında. Sadece biraz kalp. Ama mesele tam da burada işte: Kalp varsa kelime anlam kazanıyor. Kalp yoksa suskunluk bahane oluyor.
Biliyor musunuz, insanlar “kaybettim” dediklerinde genellikle geç kalmışlardır. Oysa her şeyin bir zamanı var. Gönlün bile… Evet, gönül dediğiniz şey sabırlıdır, bekler, sessizce sitem eder ama bir noktadan sonra suskunluğu haykırışa dönüşür. Ve o haykırış, artık bir duvar gibi örülür aranıza. O duvarı aşmaya çalışırsınız sonra, ama sesiniz karşıya ulaşmaz.
Ben de bekledim. Çok bekledim. Kalbimde yer ettiğin günleri hatırlayarak, “Belki gelir, belki anlar” dedim. Ama sen gelmedin. Gelmek bir yana, unuttun bile beni. Varlığımı, sessizliğimi, susarken bile haykırdığımı…
Ne zaman ki içimdeki o yumuşak yer sertleşti, işte o zaman senin adını kalbimden sildim. Çünkü bir insana en büyük ceza, onu hâlâ severken vazgeçmektir. Ve ben seni severken tükendim. Sen ise hâlâ vaktin var sandın.
Bak şimdi, döndün. Cümlelerin süslü, gözlerin mahcup. Ama nafile… Vakti geçmiş bir gönüle sonradan gelen sevgi, kibritin suya düşmesi gibi: Islak, soğuk ve anlamsız.
Sen susarken benim içim konuştu. Sen susarken ben yandım, küle döndüm, sonra da kendi küllerimden yeniden doğdum. Ama artık o eski ben değilim. Ve artık o gönül sana ait değil.
İnsanlar bazen kaybettiği şeyin kıymetini ancak başkası sahip çıkınca anlar. İşte sen de şimdi anlıyorsun. Ama o anladığın yer, benim bıraktığım yerin çok gerisinde kaldı. Çünkü ben o sayfayı kapattım. Üstelik noktayı koyarak değil; kapağı kapatıp o defteri kaldırarak…
Bunu bir ders olarak da okuyabilirsin bu köşede. Birine söylemek istediğin şey varsa, söyle. Geciktirme. Kalbinle ilgilen, ama başkasının kalbini yok sayarak değil. Çünkü vakti geçen her kelime, artık suskun bir vicdanın yükü olur.
Ben affettim mi? Belki. Ama geri döner miyim? Hayır.
Çünkü anahtarını değiştirdim.













