Giovanni Papini’nin “Gog” diye bir kitabı vardır. Türkçeye Fikret Adil çevirmişti, eski bir baskı. Bulan bulur, bulamayan kaybeder, fark etmez.
Kitap kendi başına bir hikâye değil, anılar; ama kimin anıları olduğu önemli. Devletleri satın alacak kadar zengin bir adamın akıl hastanesinden yazdığı anılar. İnsanın aklı önce paraya gidiyor, sonra hastaneye. İkisi yan yana geldiğinde başka bir şey çıkıyor ortaya. Belki de bilgelik dediğimiz şey tam orada başlıyor ya da bittiği yerde.
Bu zengin deli her şeyi merak ediyor. Çağının tüm akımlarını, kuramlarını, dâhilerini. Para döküyor, randevu alıyor, gidip kendi ağızlarından dinliyor. Bilgi satın alıyor başka bir deyişle. Bilgi satın alınır mı, ayrı mesele. Ama o satın aldığını sanıyor ki belki de tek farkı bu sıradan insanlardan; sandığını biliyor.
Bir gün Einstein’a gidiyor. Görecelik kuramı kafasını kurcalıyor. Anlamak istiyor. Einstein gibi bir adamın karşısında oturuyor, gözleri parıldıyor herhalde, “Anlat” diyor, “üç beş sözcükle, yeter ki anlayayım.” Einstein düşünüyor. Karmaşık bir şey nasıl basitleştirilir? Basitleştirilebilir mi gerçekten, yoksa basitleştirdiğin şey artık o şey olmaktan çıkar mı? Sonra söylüyor:
“Bir şey kıpırdıyordu.”
Bu kadar.
Zengin deli şaşırıyor. Hatta biraz da kazıklanmış hissediyor. “Bula bula bunu mu buldunuz?” diyor. “Binlerce yıllık insan düşüncesinin vardığı yer bu mu?” Einstein omuz silkiyor herhalde, “Evet, sonunda bunu bulduk” diyor. Bir şey kıpırdıyordu.
İlk okuduğumda bu sahneye ben de gülmüştüm. Sonra büyüdüm. Şimdi gülmüyorum. Şimdi
anlıyorum.
Çünkü ben de uzun bir süredir yazıyorum. Çok değil, ama az da değil. Onlarca, yüzlerce yazı. Her birinde bir şey söylemeye çalıştım, bir şey görmeye, bir şey anlamaya. Sonra bir gün masaya oturdum ve sordum kendime: Bunca yazıdan sonra ne öğrendin? Bir cümleyle özetle. Tek bir cümle.
Cevap ürkütücü derecede kısa çıktı.
Kimsenin kendi toplumunu doğru dürüst tanımadığını öğrendim. O kadar.
Bu kadar. Yüzlerce sayfa, yüzlerce gece, yüzlerce kahve. Vardığım yer bu. Einstein’ın “bir şey kıpırdıyordu”su gibi bir şey. Bunu söylemek için bu kadar uğraşmaya değer miydi diye sorduruyor. Belki de değmezdi. Ama söyleyene kadar bilmiyordunuz değmediğini. İşte ironi tam burada.
“Biz şöyleyiz, biz böyleyiz” diye bir refleksimiz var. Konuşmaya başlar başlamaz çıkıyor ağzımızdan. Biz misafirperverizdir. Biz duygusalızdır. Biz çalışkanızdır. Biz, biz, biz. Peki gerçekten öyle miyiz? Bilmiyorum. Bilen var mı? Yok. Çünkü bunu bilmek bir aynaya bakmak demek ve aynaya bakmak risklidir. Ne göreceğinizden emin değilsiniz çünkü. Görmek istemediğiniz şeyi gördüğünüzde ne yapacaksınız?
Görmemeyi tercih ediyoruz. Bunun adına da “kimlik” diyoruz.
Tanzimat’tan beri bir sürü insan kalem oynattı bu topraklarda. Yazarlar, şairler, düşünürler, bilim insanları. Hepsi bir şeyler söyledi, hepsi bir şeyleri tarif etmeye çalıştı. Toplumumuza ayna tutmaya, kendimize bakmamızı sağlamaya. Sonuç ne oldu? Birkaç küçük çevrede tartışıldı yazdıkları. Birkaç salon, birkaç dergi, birkaç akşamüstü sohbeti. Sonra unutuldu. Toplum hayatına geçmedi. Toplum aynaya bakmadı ya da baktıysa bile görmedi ya da gördüyse bile kabul etmedi.
Yüz elli yıl. Yüz elli yıllık bir çaba, yüz elli yıllık bir birikim ve hâlâ aynı yerdeyiz. Kendimizi bilmiyoruz. Daha kötüsü, bilmediğimizi de bilmiyoruz. En kötüsü, bilmek istemiyoruz.
Bilmek istemeyen bir toplumun bilgi üretenleri çaresizdir. Yazarsınız, kimse okumaz. Okuyan da anlamaz. Anlayan da hatırlamaz. Hatırlayan da uygulamaz. Bilgi havada asılı kalır, sahibi olmayan bir şey gibi. Sonra yeni nesil gelir, aynı keşifleri yeniden yapar, aynı yorgunlukla aynı hayal kırıklığına ulaşır. Tekerlek dönüyor ama gitmek bilmiyor.
Einstein “bir şey kıpırdıyordu” derken bir evrenin işleyişini özetliyordu. Ben “kendimizi tanımıyoruz” derken bir milletin yüz elli yıllık emeğini özetliyorum. Onunki bilim, benimki itiraf. Onunki başlangıç, benimki sonuç. Onunki keşif, benimki yenilgi.
Ama belki de yenilgi de bir tür keşiftir. Bunu görene kadar, görmediğinizi bilmiyordunuz. Şimdi biliyorsunuz. Bu da bir şey.
Bu kadar büyük bir bilgisizliğe ulaşmak için ne kadar çok çalıştık, anlatamam. Belki başarımız bu
zaten. Cehaletin de bir doruğu var, oraya çıkmak emek istiyor.
Çıktık.
Buradayız.













