O yıl gökyüzü bile bizim için daha maviydi. 2002 Dünya Kupası… Ortaokul sıralarındaydık. Bir kuşağın en güzel yazıydı…
Sabahları annemiz saçımızı tararken biz Ronaldo gibi olmak isterdik. Hani şu sadece alnın ortasında bir tutam bırakılan o garip ama bir o kadar da “fenomen” saç modeli. Ümit Davala’nın mohikan tarzı da cabası… Kuaförlere “abi aynısından” demek bir gurur meselesiydi. İlk kez Dünya Kupası’ndaydık. O hissi anlatmak zor: Gurur, heyecan, umut… Brezilya maçını okulda izlemiştik. Hasan Şaş’ın attığı golle öne geçtiğimizde sınıf bir anda stadyuma dönmüştü. Bağırmış, zıplamış, neredeyse sıraları devirmiştik. Maçı 2-1 kaybettik belki ama o turnuvada tarih yazdık.
Senegal maçında İlhan Mansız’ın attığı altın golle sadece bir maçı değil, çocukluğumuzu da ölümsüzleştirdik. İlhan o dönem hepimizin idolüydü. Sonra Roberto Carlos’un karşısına geçti, o çalımı attı. Hangimiz denemedik ki aynısını? Koltuk kenarlarında, apartman boşluklarında, sokak aralarında hepimiz İlhan’dık. Ama o yaz sadece top oynanmadı. O yaz biz umut ettik, hayal kurduk. O yaz biz inandık. Şampiyon olamasak da dünyanın en güzel üçüncüsü olduk. Ve şimdi, o döneme dönüp baktığımda… “Ne güzel günlermiş” diyorum içimden.
Aşık olmak bile güzeldi o yıllarda. Her şeyin bir adabı vardı. Aşkın da, arkadaşlığın da, küslüğün de… Şaftı düzgündü hayatın. Büyüğe saygı, küçüğe sevgi sadece laf değil, hayatın kendisiydi. Birine bakınca utanmak, göz göze gelince heyecanlanmak vardı. Bir mesaj değil, bir bakış yetiyordu. Futbol bile başka oynanırdı. Topa basmanın bile bir tavrı vardı. Siyaset kavgasızdı, herkesin bir sözü vardı ama kimse birbirinin sesini bastırmazdı. Haklı olan değil, güzel konuşan kazanırdı. Şimdi ne değişti bilmiyorum. Belki biz büyüdük, belki dünya değişti. Ama ne zaman İlhan’ın golünü, Ronaldo’nun saçını, Davala’nın tarzını hatırlasam; o yazı, o sokakları, o dostlukları, o ilk heyecanları… İçimden hep şu geçiyor: Keşke bir günlüğüne o günlere dönebilsek. Sadece bir gün.













