İnsan nar gibidir. Dışarıdan bakıldığında tek bir insan, tek bir hayat, tek bir hikâye gibi görünür. Oysa içinde binlerce yaşanmışlık, tecrübe, karşılaşma, sevinç, kırgınlık ve imtihan saklıdır.
Her insan, tanıdığı insanların izlerini taşır. Bir söz yer eder içinde, bir ayrılık iz bırakır, bir dostluk büyütür, bir kayıp insanı değiştirir. Kimi zaman bir çocukluk hatırası, kimi zaman bir hayal, kimi zaman yaşanmış bir acı yıllarca insanın içinde yaşamaya devam eder.
Bu yüzden insanı yalnızca görünen yüzüyle tanımak mümkün değildir. Çünkü insan, Allah’ın yarattığı büyük kâinatın içinde, kendi varlığında nice sırları taşıyan küçük bir âlemdir.
İnsanın hikâyesi de yalnızca kendi doğduğu gün başlamaz. Onun hikâyesi kendisinden önce başlar; ailesinden, kültüründen, toplumundan ve kendisinden önce yaşamış insanların bıraktığı izlerden beslenerek devam eder.
İslâmî düşüncede insanlık tarihinin başlangıcı Hz. Âdem’e kadar uzanır. O günden bugüne dünya değişmiş, medeniyetler kurulmuş, toplumlar dönüşmüş, teknoloji gelişmiş ve yaşam biçimleri baştan sona değişmiştir. Fakat insanın temel meseleleri büyük ölçüde aynı kalmıştır.
İnsan hâlâ sever, korkar, bağlanır, kıskanır, umut eder, kaybetmekten korkar, ait olmak ve anlaşılmak ister. Hâlâ adalet arar, güçle mücadele eder ve hayatın anlamını sorgular.
Peki binlerce yıl geçmesine rağmen insanın bazı temel özellikleri neden nesilden nesile benzerlik gösterir?
Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Genetik mirasın yanında kültürel ve psikolojik bir miras da taşır.
Çocuk, ailesinden yalnızca fiziksel özellikleri değil; davranış biçimlerini, değerleri, korkuları, sevgiyi gösterme şeklini ve dünyaya bakışını da öğrenir.
Fakat insan yalnızca ailesinden öğrendikleriyle de şekillenmez.
İnsan, hayatı boyunca karşılaştığı insanlardan da bir şeyler öğrenir.
Her gün farkında olmadan birbirimizden bir şeyler öğreniriz. Birinin sözü, diğerinin davranışı, bir başkasının sessizliği bile bizde bir iz bırakabilir. Bazen farkında olmadan bir başkasının korkusunu, sevgisini, öfkesini veya hayata bakışını kendi dünyamıza taşırız.
Asıl mesele ne öğrendiğimiz değil; öğrendiklerimizin bizi neye dönüştürdüğünü fark edip etmediğimizdir.
Çünkü insan, karşılaştığı her hayatın içinden kendisine bir parça alarak yoluna devam eder.
Bazen bir korku nesilden nesile aktarılır.
Bazen bir alışkanlık.
Bazen bir değer.
Bazen de bir suskunluk.
Ancak insan, kendisine aktarılan mirasın mahkûmu değildir. Onu sorgulayabilir, değiştirebilir ve dönüştürebilir.
İşte insanın özgürlüğü de burada başlar.
Geçmiş bizi şekillendirir; fakat bizi bütünüyle belirlemek zorunda değildir.
Her insan biraz ailesidir, biraz çocukluğudur, biraz yaşadığı toplumdur, biraz tanıştığı insanlardır. Biraz yaraları, biraz sevinçleri, biraz kayıpları ve biraz da kendi seçimleridir.
Bu nedenle karşımızdaki insanı yalnızca bugün gördüğümüz kişi sanmak büyük bir yanılgıdır.
Bir yüzün ardında yaşanmış yıllar, bir bakışın içinde söylenmemiş cümleler, bir sessizliğin altında büyük mücadeleler vardır.
Belki de insanı anlamak, onu yargılamadan önce hikâyesini merak etmektir.
Çünkü insan bir sonuç değil, devam eden bir hikâyedir.
Her insan, geçmişten geleceğe uzanan büyük insanlık hikâyesinin küçük bir parçasıdır.
Ve belki de insanlık tarihinin en büyük sırrı şudur:
Binlerce yıl geçer, dünya değişir; insan yine kendini anlamaya çalışır.
İnsan nar gibidir.
Dışarıdan bakıldığında birdir; içinde ise sayısız hayat, sayısız iz ve sayısız hikâye taşır.
Akıl vardır, kalp vardır, vicdan vardır, irade vardır; sevgi, korku, merhamet, öfke, umut ve imtihan vardır.
Belki de bu yüzden insan, Allah’ın yarattığı büyük kâinat içinde küçük bir kâinat gibidir.
Bir hayat, bin hikâyedir.
Bir insan, küçük bir kâinattır.













