Bizim Başkent’te resmi daire kapısına dayanmak öyle turist gibi gezmeye benzemez can, çelik gibi sinir ve profesyonel bir evrak diplomasisi ister. Geçen gün Mal Müdürlüğü’nün ya da tapunun o meşhur koridorlarında iş halledeyim dedim, ortalık mahşer yeri. İnsanlar ellerinde pembe dosyalar, memurun gözünün içine bakıyor. Bizim mahallenin emekli şoförlerinden Zühtü amca da dikilmiş gişenin önüne, elindeki mühürlü kağıdı havaya kaldırıp başladı söylenmeye: “Ulan gardaş, bu tapunun harcı pulu derken insanın tapulu malı gibi ruhunu da ipotek edeceksiniz!”
Gişedeki memur bey başını kaldırdı, hiç istifini bozmadan o meşhur bürokrasi tebessümüyle lafı yapıştırdı: “Amca sakin ol, tapu dediğin mukaddestir, o imza atılmadan mülk senin sayılmaz ama bu gidişle ömür biter evrak bitmez!” Sırada bekleyen millet kriz geçirdi gülmekten. Zühtü amca lafın altında kalır mı, derin bir “ah” çekip yanıtı yapıştırdı: “Evladım biz ömrü bu koridorlarda çürüttük zaten, imza dediğin nedir ki, atarız ama masraftan belimiz büküldü!” Adamdaki o hazırcevaplık ve haklı isyan TDK kurallarına taş çıkartır vallahi.
Gelelim işin yasal ve edebi boyutuna can; bizim bu memlekette her iş kanuna nizamına uygun yürür ama o yollardan geçerken insanın da feleği şaşar. Kanun bizim teminatımızdır, başımızın üstünde yeri var; lakin o dilekçedeki “arz ederim” ile “rica ederim” ayrımını yapamayan memurla vatandaşın diyaloğu roman olur. Arkadaki teyze dayanamadı, araya girdi: “Evladım, o dilekçeyi öyle yazma. Hakimin huzuruna çıkıyor gibi edepli yaz ki işimiz görülsün!”
Özetin özeti canım; Ankara’nın resmi dairesi de insanı da başkadır. Hem güleceğiz hem düşüneceğiz hem de kanunun nizamın dışına çıkmadan bu hayatın çarkını döndüreceğiz.
Hadi kalın sağlıcakla, gözünü seveyim!













