Ankara’da hayat basittir, kuralları bellidir. Yollar birbirini dik keser, dolmuşun güzergahı şaşmaz, kaybolmak isteseniz bile en fazla kendinizi yine Kızılay’da bulursunuz. İşte bu düzenli, kendi halinde gri dünyadan çıkıp İstanbul’a ayak basan bir Ankaralının yaşadığı kültür şoku, aslında dünya tarihinin en büyük mizah malzemelerinden biridir.
İlk şok, o bitmek bilmeyen “mavi” kütleyle başlar. Ankaralı için su, evdeki musluktan akan ya da Kuğulu Park’taki fıskiyeden sıçrayan bir şeydir. İstanbul’a adım atar atmaz her köşeden deniz çıkınca Ankaralının kafası karışır. Beşiktaş’ta denizi görür, “Tamam” der, Üsküdar’a geçer yine deniz, Eminönü’ne gider yine deniz… En sonunda isyan bayrağını çeker: “Kardeş, la bu denizi bilerek mi benim önüme seriyorsunuz, nereye dönsem su çıkıyor, şehrin ayarıyla oynamışsınız!”
Sonra o meşhur İstanbul trafiği ve toplu taşıma sınavı başlar. Ankara insanı metroyu bilir; Ankaray’a biner, dikine gider, işi biter. İstanbul’da ise metrobüs diye bir gerçek vardır ki, Ankaralı için burası adeta bir “hayatta kalma simülatörü”dür. Kapılar açıldığında içeri doğru bir insan selinin aktığını gören Ankaralı, kibarlığını bozmayıp “Buyurun, önce siz geçin ortak” dediği an, arkadan gelen dalgayla kendini bir anda hiç bilmediği bir semtte, elinde yabancı birinin şemsiyesiyle bulabilir.
Yön tarifi almak ise ayrı bir komedidir. Ankara’da birine adres sorduğunda “Gimsa’nın arkası” ya da “Düz git, la ne ara geldik dediğin yerden sağa dön” gibi net, insanı yormayan cevaplar alırsın. İstanbul’da ise adamı durdurursun, “Kardeş şuraya nasıl giderim?” dersin. Adam sana: “Buradan düz git, sahili takip et, adaları soluna al, martıları sağa doğru uğurla, tünelden çıkınca oradasın” der. Ankaralı arkasını döner, içinden der ki: “Ben buraya navigasyon olmaya mı geldim, alt tarafı bir dönerci soruyoruz la!”
Üstelik İstanbul’un o “lüks ve koşturmaca” dolu havası, Ankara’nın o dürüst, reyon aralarında ya da sokaklarında memleket kurtaran insanına biraz fazla janjanlı gelir. İstanbul’da bir kafeye oturup “Amerikan espresso bazlı cart curt” siparişi verenlerin yanında, garsona dürüstçe “Bana oradan demli bir ince belli ver ortak, muhabbet etmeye geldik” diyen adamdır Ankaralı. İstanbul’un o parlak ışıklarına, köprülerine bakar, iç geçirir ama lafı gediğine koymaktan da geri durmaz: “Şehir güzel, manzaraya lafım yok da… Buranın bir Kızılay ayazı eksik, insanı fazla gevşek!”
Sözün özü; İstanbul güzel bir tablodur, izlemesi keyiflidir. Ama bir Ankaralı için o tablonun içinde iki günden fazla kalmak, akvaryumdaki balığın okyanusa düşmesi gibidir. İstanbul yorar, İstanbul koşturur; ama Ankara insanı o karmaşadan sağ salim çıkıp AŞTİ’ye ayak bastığı an derin bir nefes alır ve der ki: “Gözünü sevdiğimin grisi, evimize geldik la!”













