Hayatta ne garip tecellilerle karşılaşırız. Kimi zaman en yakınımızdakiler, en çok tanıdığımızı sandıklarımız, bizi bir türlü anlayamaz.
Kelimeler boğazımızda düğümlenir, duygularımız sessiz çığlıklar atar ama duyan olmaz. İşte tam da o anlarda, beklemediğimiz bir yerden, beklemediğimiz bir el uzanır ve bizi göremeden anlayan biriyle karşılaşırız. Tıpkı bir âmânın, görüntünün ötesine geçerek, hislerin ve ruhun derinliklerine nüfuz etmesi gibi.
Bu durum, görme yeteneğinden çok daha fazlasının, yani empatinin gücünü ortaya koyar. Gözlerimiz açıkken bile, çoğu zaman etrafımızdaki insanların gerçekte neler hissettiğini, hangi fırtınalarla boğuştuğunu görmeyi beceremeyiz. Ön yargılar, aceleci hükümler, kendi dünyamızın telaşı, bizi başkalarının deneyimlerine karşı körleştirebilir. Oysa bir âmâ, gözleriyle değil, kalbiyle, ruhuyla, tüm benliğiyle dinler. Yüz ifadelerinin, beden dilinin getirdiği yanıltıcı ipuçlarına takılmadan, ses tonundaki titremeyi, nefesindeki durgunluğu, suskunluğun ardındaki çığlığı hisseder. İşte bu yüzden, bizi ancak bir âmânın görmesi, gerçek anlamda anlaşılmanın ne demek olduğunu öğretir.
Bu noktada, hayatın en büyük ironilerinden biri belirir: Dert size zeval olmaz. Acı çekmek, zorluklarla karşılaşmak, sanılanın aksine bizi tüketmek yerine, çoğu zaman daha da olgunlaştırır, derinleştirir. Yaşadığımız her dert, bize yeni bir pencere açar, farklı bakış açıları sunar. Bizi kendimizden çıkarıp, başkalarının acılarına daha duyarlı hale getirir. Bir âmânın gözlerinin kapalı olması, onun diğer duyularını keskinleştirdiği gibi, yaşadığımız dertler de bizim ruhumuzu, kalbimizi keskinleştirir. Bizi daha anlayışlı, daha şefkatli, daha insan yapar.
Dertler, bizi dış dünyanın yüzeyselliğinden uzaklaştırıp, iç dünyamızın zenginliklerine yönlendirir. Belki de bu yüzden, bir dertli ile dertleşmek, çoğu zaman en samimi ve en derin paylaşımların kapısını aralar. Çünkü dert, bir ortak payda yaratır. İnsanları birbirine bağlar, anlama ve anlaşılma arayışını tetikler.
Hayatın bu karmaşık dansında, gözlerimiz açıkken de âmâ olmamayı, başkalarının görünmeyen acılarını, duyulmayan fısıltılarını fark etmeyi öğrenmeliyiz. Ve kendi dertlerimizi de, birer olgunlaşma aracı olarak görüp, onlardan korkmamayı. Unutmayalım ki, bizi gerçek anlamda görenler, çoğu zaman gözleriyle değil, kalpleriyle bakmayı bilenlerdir. Ve dert, bize zeval değil, olgunluk ve anlayış kazandıran birer öğretmendir.













