Sabah uyandınız, kuş cıvıltıları değil, Kızılay’ın o meşhur korna sesleri kulağınızda. Ve bir an anlıyorsunuz ki, bugün her şey farklı.
Ankara’nın o bildik, resmi ve ağır havası, sizin için bir anda absürt bir komedi sahnesine dönüşmüş. Bugün, Ankara’da “deli” olarak uyanmışsınız.
İlk iş, en ciddiye almamız gereken o kuralı çiğnemek: trafikte kırmızı ışıkta durmamak. Ama tabii ki bunu bir Ankaralı profesyonelliğiyle yapmak gerek. Yavaşça ışığa yaklaşıp, etraftaki şaşkın yüzlere “Ne bakıyorsun?” dercesine göz kırpmak… Sonra da, o meşhur bürokrasi kuyruklarının önüne geçip, “Evrakım tamam, ben bir üst kattan geliyorum,” diyerek yavaşça süzülmek. Bu, sadece bir delilik değil, aynı zamanda şehrin kurallarını en ironik şekilde anlama biçimidir.
Sıradaki durak: Ulus Meydanı. Herkesin ciddi ciddi koşturduğu, tarihin ve siyasetin ağırlığının hissedildiği bu yerde, en absürt dans figürlerinizi sergilemek. Heykelin önünde selam verip, güvercinlere “Aman tanrım! Ne kadar da havalısın!” demek… Bu, Ankara’nın resmiyetine karşı, deliliğin en zarif meydan okumasıdır. İnsanların yüzündeki o şaşkınlık, en komik şakalardan bile daha değerlidir.
Öğle yemeği için, normalde takım elbiseli beylerin ve hanımların oturduğu bir lokantaya girip, en resmi garsona “Bugün menüde neşe ve huzur var mı?” diye sormak. Ve o an, tüm masalarda kalkan kaşları görmenin verdiği haz… Akşam eve dönerken, Eskişehir Yolu’ndaki araçlara “Hadi arkadaşlar, yarın tatil!” diye bağırmak…
Ankara’da bir gün “deli” olmak, aslında şehrin rutininden sıkılan her Ankaralının içindeki o gizli arzuyu dışa vurmaktır. Bu sadece bir delilik hikayesi değil, aynı zamanda hayatın ciddiyetine karşı, mizahın ve absürtlüğün en profesyonel şekilde kullanıldığı bir başyapıttır.













