Bir yaş değil, bir evrim hikayesi Ankara’da 42 yaşında olmak… Bu sadece bir yaş değil, adeta bir unvan, bir yaşam biçimidir.
Hele ki Ankara gibi, ciddiyetin ve bürokrasinin gri tonlarında boğulmuş bir şehirde bu yaşı sürmek, başlı başına bir sanattır. Kırk ikiyi deviren bir Ankaralı, artık ne gençliğin rüzgarına kapılır ne de yaşlılığın limanına sığınır. O, tam ortadadır; bir ayağı Kızılay’ın karmaşasında, diğer ayağı ise Çankaya’nın dinginliğindedir.
42 yaşındaki bir Ankaralının en belirgin özelliği, şehrin tüm ritüellerine olan hakimiyetidir. En iyi dönercinin nerede olduğunu, en hızlı otobüs güzergahını ve hangi kafede en sessiz masanın bulunduğunu ezbere bilir. Bir zamanlar girdiği sınav salonlarının, şimdilerde en iyi çorbacıya dönüştüğünü görmüş, otopark haline gelen tarihi pasajlara şahit olmuştur. Bu kişi, Ankaralı gençler için bir nevi “şifre çözücü” gibidir.
“Milli Kütüphane’ye nasıl gidilir?” diye sorduğunuzda, size sadece yol tarif etmekle kalmaz, aynı zamanda o güzergahın 2000’li yıllardaki halini de anlatır. Bu yaşın getirdiği bir diğer komik tezat ise teknolojidir. Bir yandan en yeni akıllı telefon uygulamalarını takip ederken, diğer yandan da hala e-posta adresindeki “90’lı yıllar” uzantısından vazgeçemez. Gençlerin “dostum” dediği her şeye, o hala “ya ne güzelmiş” diye hayretle bakar. Ancak bu durum, onun sosyalliğini engellemez. Bir gece, gençlerle bira içip Eskişehir Yolu’nun gece hayatına takılabilirken, ertesi gün sabahın köründe kalkıp Eymir Gölü’nde yürüyüşe çıkar.
42 yaşındaki Ankaralı, hayatın acı-tatlı dengesini çok iyi kurar. Memuriyet ve resmiyetin getirdiği yorgunluktan sonra, hafta sonu Samet Usta’nın önünde kuyruğa girerek kendini ödüllendirir. En ciddi toplantılarda bile, kafasının içinde “Bugün eve giderken nereden lahmacun alsam?” sorusunun döndüğünü bilirsiniz. Bu yüzden 42 yaş, Ankara’da sadece bir yıl dönümü değil, şehrin ruhunu ve mizahını iliklerine kadar hissetmektir. O, artık ne bir acemi ne de bir emektardır; o, sadece **”Ankara’nın 42’si”**dir.













