Mustafa Kemal Atatürk’ün ateşi, öyle laf olsun diye giyilen bir gömlek değildi. O, yıkılan bir imparatorluğun enkazından, Anadolu’yu işgal eden Yunan’ın acımasız çizmesinden arta kalan çaresizliğe giyilen bir gömlekti.
Umutsuzluk, Anadolu halkının üzerine bir sis gibi çökmüştü. “Ne olacak?” diye bekleyenler, o umutsuzluğun en belirgin yüzüydü. Ama umutsuzluğa teslim olmayanlar da vardı. “Özgürlük benim karakterimdir” diyen o Gazi, elinde hiçbir şey yokken yola çıktı. Ordu yoktu, silah yoktu, para yoktu…
Ama en önemlisi vardı: Bağımsızlığa olan büyük bir sevda. O, kongrelerle Anadolu insanını uyandırdı, Kuvâ-yı Millîye ile onları inandırdı. Ve o zorlu mücadele, 30 Ağustos’ta taçlandı. Büyük Taarruz, sadece düşmanı kovmak değil, Kurtuluş Savaşı’nı fiilen bitirmek demekti. Şimdi sorarım: Bugün o ateşi yüreğinde hisseden kaç kişiyiz? O büyük mücadele, o onurlu duruş, sadece bir Zafer Bayramı marşı mıdır? Yoksa bizler o büyük hayale sahip çıkıp, Atatürk’ün ilke ve inkılaplarının yolundan ne zaman gideceğiz? Onun yolundan gidenleri ne zaman dinleyeceğiz, ne zaman bu erdemi göstereceğiz? O ruhu gerçekten anlıyor muyuz? Yoksa sadece marşlar söyleyerek, elimize bayrak alarak bir gövde gösterisinde bulunup geçiştiriyor muyuz? Benim anlatmak istediklerim tam da bu: Bizler Atatürk’ü gerçekten anlıyor muyuz?
Şekilcilik yaparak Atatürk anlaşılmaz, rakı sofralarında selfie vererek hiç anlaşılmaz. Atatürk’ü anlamak demek; Misak-ı Millî demek, Kuvâ-yı Millîye demek, Anadolu demek, Kurtuluş Savaşı demek…
Atatürkçü olmak, ne bir kravat ne de bir gömlek meselesidir. Atatürkçü olmak, kalbi, onuru, duruşu ve ruhuyla vatanına bağlı olmaktır.













