Değerli okurlar, insan, kendi varoluşunun ağırlığını çoğu zaman fark etmeden taşır.
Günlük hayatın akışı, düşüncelerimizin derinliğini örter; sanki kendimizden korunmak istermişiz gibi. Oysa aşk, bu alışılmış örtüyü yırtan bir ışıktır. Varlığa ince bir çatlak açar ve biz o çatlaktan hem dünyaya hem kendimize yeniden bakarız.
Aşkın felsefi tuhaflığı burada başlar: Başka bir insana yönelirken aslında kendi içimize döneriz. Bir gözde anlam ararken, kendi anlam arayışımızla karşılaşırız. Günümüzde hız, hayatın doğal ritmi hâline gelmiş durumda; insanlar bir haber başlığı kadar kısa anların içinde yaşayıp geçiyor. Fakat bu hızlı akışın arasında, dikkat çekici bir durum var: Aşk, tüm bu hızın içinde hâlâ yavaşlamayı öğretebilen nadir bir tecrübe. Sanki zaman, bu duygunun etrafında yeniden düzenleniyor.
Edebiyatın yüzyıllardır peşinden koştuğu bir gerçek var: Aşk, insanın kendini tanıma biçimidir. Filozoflar bunun “öteki” üzerinden kurulan bir bilinç genişlemesi olduğunu söyler. Başka birine duyduğumuz yakınlık, aslında kendimize duyduğumuz uzaklığı azaltır. Bu yüzden aşk, sadece duygusal bir hâl değil; aynı zamanda varlığın temel bir sorusudur.
İnsan, en derin dönüşümlerini çoğunlukla sessiz anlarda yaşar. Ne bir manşet atılır, ne bir açıklama yapılır; ama iç düzeni tamamen değişir. Bir bakış, algıyı; bir cümle, düşünceyi; bir dokunuş, kimliği yeniden kurabilir. Bu değişim her zaman görünür değildir; fakat etkisi süreklidir. Aşk, insanın kendisini “başka bir ihtimalle” düşünmesine yol açar ve kalabalıklar içinde kaybolan birey, bu duygu sayesinde yeniden kendi merkezine döner.
Aşk, bilincin sınırlarını zorlayan bir sorudur:
Ben kimim? Seni düşündüğümde neden değişiyorum? Kendi bütünlüğüm, senin varlığınla neden başka bir ritme kavuşuyor? Cevapları kesin değildir. Zaten aşk, çözülmek için değil, yaşandıkça derinleşmek için vardır. Bir insanı sevdiğimizde, onun dünyasıyla kendi dünyamız arasında görünmez bir köprü kurulur. Ne tamamen “ben” oluruz, ne de tamamen “sen.” Aşk, iki kimliğin de sınırlarında gerçekleşen bir varoluş hamlesidir.
Bazen bir bakış, tüm düşünce düzenini bozar.
Bazen tek bir dokunuş, yıllardır taşınan “ben” duygusuna yeni bir yön verir.
Aşk, yalnızca duygusal olarak değil, ontolojik olarak da dönüştürür; bir anlamda, kendimizi yeniden mümkün kılar.
Belki de bu yüzden filozoflar aşkı tanımlarken hep eksik kalmıştır; çünkü aşk, kelimelere sığmayan bir tecrübedir. Söylemeye çalışır, ama hiçbir sözcük onu tam ifade edemez. Biz yine de anlamaya çalışırız; çünkü aşkın açtığı o çatlak, yaşamın yüzeyinde bıraktığı titreşim, varlığın kendisini daha canlı kılar.
Aşk, insanın kendisiyle kurduğu en dürüst karşılaşmadır. Bir başkasına uzanırken, aslında kendi derinliğimizle yüzleşiriz. Ve belki de en büyük mucize, bu yüzleşmeden korkmak yerine onu kucaklamaktır. Çünkü aşk, sadece bir duygu değil; varoluşu sorgulatan, zamanı ve mekânı yeniden şekillendiren, insanı hem kendine hem dünyaya yeniden açan bir deneyimdir. İnsan, sevdiğinde, kaybolmak yerine kendi gerçek merkezine yaklaşır ve yaşamın anlamını o çatlakta yeniden keşfeder.
Sonraaa bir şiir yazarsın ve dersin ki;
Dinle sevgilim,
Sana söyleyeceklerim uzun değil, ama kalbimde yerleri geniş
ve anlamlı.
Bazen susuyorum ya hani,
sanma ki içimde bir şey yok,
Tam tersine, senle ilgili öyle çok şey dolaşıyor ki içimde,
hangisinden başlayacağımı bilemiyorum.
Sen gelince yanıma,
dünyanın telaşı çekiliyor kenara.
Sanki zaman, omzuma başını koyuyor da
‘acelem yok’ diyor.
Ben seni işte öyle,
acelem yokmuş gibi seviyorum.
Koşmadan, yorulmadan,
ama her adımımda sana doğru yaklaşarak.
Bil istiyorum;
Gülüşün içimde sır gibi saklı,
dokunuşun yüreğimde,
sesin, en kalabalık günde bile bana yol buluyor, huzur veriyor.
Ve ben,
bütün karmaşanın içinde
seni yaşamaya devam ediyorum.
Her defasında.
Hiç düşünmeden.
Çünkü sevgilim…
Sen olduğunda,
kalbim bulunduğu yeri ev sanıyor.
Belki de aşk dediğimiz şey, tam olarak budur:
Hayatın koşuşturmacasında, bir an için durup “İyi ki varsın,” diyebilme cesaretidir.
Ve o cümleyi içten söyleyebildiğimiz birine rastlamanın şükrü…













