Her sabah aynı masadayım. Menteşe Arasta’sında, İsmail Abi’nin çay ocağında… Süvari bardakta şekerli Türk kahvemi içerim.
Tadı artık alışkanlık mı, yoksa alışkanlığın içindeki isyan mı bilmiyorum. Etrafımda yılların esnafı var: Ayakkabı tamircisi Cemil Usta, terzi Arif, bakkal Nejat… Hepsi aynı şeyleri konuşuyoruz. Aynı kahve, aynı çay, aynı umut(suzluk).
Arasta bomboş! Bak bomboş diyorum, içi değil, dışı değil, her yanı… Eskiden sabahları kalabalıktan yürüyemezdin burada. Şimdi üç kişi yan yana yürürsün de kimseye çarpmazsın. Çünkü dükkân var, müşteri yok. Ses var, iş yok. Laf var, ekmek yok. Esnaf hâlâ “Allah bereket versin” diyor ama içten değil. Adet yerini bulsun diye. İçinden “yetti be kardeşim!” diyor da, sesi çıkmıyor.
Gençler işsiz. Çoğu evde oturuyor, telefonu eski ama hâlâ scroll yapıyor. Kimse iş beğenmiyor diye konuşuyorlar ya… YALAN! Genç iş arıyor, ama dayısı yok. Dayısı olan aldı kadroyu, olmayan sana bana kaldı. Liyakattı, bilgiydi, çalışkanlıktı… Bunlar artık komik şeyler. Dalga geçer gibi yüzümüze bakıyorlar.
Kaç makale yazdım ben? Kaç sınava girdik? Hâlâ bekliyoruz. Hâlâ bir e-posta, bir çağrı, bir geri dönüş… Yok! Sadece sessizlik. Koca bir memleketi torpile teslim etmişler. Bu düzenin adı da ‘kader’ olmuş. Geçim sıkıntısı çeken insanlara “sabret” diyorlar. Ne sabrı be kardeşim? Kuru ekmek bile artık ‘lüks’ kategorisinde!
Herkes kabullenmiş. Diz çökmüş millet. Çökmeyeni de “problemli” diye kenara atıyorlar. Ama ben buradayım. Her sabah bu kahvede, bu masada… Kahvemi içerken yazıyorum. Gören olursa, okuyan olursa… Belki bir gün bu yazılar ses olur. Belki bir gün biri çıkar ve “Yeter ulan!” der. Belki…
Yok be!
Bu düzende belki bile lüks oldu.













