Türk siyasetinin ve bürokrasisinin kalbi Ankara’da, bir semt vardır ki ne ciddiyete sığar ne de tam olarak ciddiyetsizliğe. Burası, nam-ı diğer Bahçelievler.
Adı “bahçeli evler” olsa da, artık pek bahçeye rastlanmayan, daha çok “bahçeli otoparklar” ve “bahçeli kafeler” cenneti bir yerdir.
Bu semtin sakinleri de kendine hastır. Sabah 8’de işe yetişmeye çalışan, elinde termos kahvesiyle 7. Cadde’nin trafiğine kafa tutan beyaz yakalılar ile akşam 10’dan sonra caddeyi mesken tutan “sanatçı ruhlu” gençler aynı kaldırımı paylaşır. Gün içinde, takım elbiseli bir iş insanının hemen yanında, kapüşonlu, yırtık kot pantolonlu bir öğrencinin kahvesini yudumlaması en doğal manzaradır. Bahçelievler’de statüler, sosyal sınıflar ve hatta yaşlar bile birbirine karışır.
Semtin en ikonik noktalarından biri olan 7. Cadde, adeta bir açık hava defilesi ve podyumudur. Yürüyenlerin çoğu, aslında yürümekten çok “görünmek” için oradadır. Herkesin bir hikayesi vardır ve bu hikayeler, en çok da birbirine çarpışan bisikletlerin ve scooterların sesiyle kesilir. “Affedersiniz,” diye başlayan cümleler, kısa süre içinde “Kanka, nasılsın?”a dönüşür; çünkü bu semtte herkes bir şekilde birbirini tanır, en azından tanıyormuş gibi yapar.
Bahçelievler, modernizmin ve geleneğin, ciddiyetin ve laubaliliğin komik bir karışımıdır. Burada, esnaf lokantasında lahmacun yiyen bir milletvekili, hemen yan masada “organik vegan” salata siparişi veren bir influencer ile karşılaşabilir. İşte bu tezatlar, Bahçelievler’i sadece bir semt değil, aynı zamanda canlı bir sosyoloji dersi haline getirir. Ankara’nın ruhunu anlamak istiyorsanız, resmi binalara değil, Bahçelievler’in 7. Caddesi’ne bakmanız yeterlidir. Çünkü hayatın kendisi gibi, Bahçelievler de hem çok ciddidir hem de kahkahalarla doludur.













