Bizim Başkent’te araba kullanmak öyle her babayiğidin harcı değil can, ciddi bir kriz yönetimi ve zekâ testi meselesidir. İstanbul’un trafiği kargaşadır, İzmir’inki keyiftir ama Ankara’nın trafiği tam bir “akıl tutulması ve sabır deneyi” birleşimidir. Özellikle şu Beşevler’den Bahçeli’ye doğru akmaya çalışırken yaşananlar var ya, mizah filmlerine taş çıkartır.
Geçen gün ışıklarda duruyorum. Sol şeritte son model, camları siyah film kaplı bir cip var. İçindeki abi öyle bir konsantre olmuş ki, sanki dünya barışını imzalayacak ya da nükleer şifreleri çözüyor. Adam direksiyonu tutuşundan, kaşlarını çatışından öyle bir hava atıyor ki, altındaki araba Ferrari sanırsın. Neyse, ışık yeşile döndü. Bizimki gaza bir bastı, araba stop etti! Arkadan korna sesleri kopuyor, millet “Yeşil yandı usta, uyuma!” diye bağırıyor. Adamın o havalı bakışlar bir anda, “Acaba burayı nasıl terk edebilirim?” paniğine evrildi. Az kalsın, gülmemek için direksiyona kafa atıyordum.
İşin daha da komik tarafı yaya geçitleri can. Ankara’da yaya geçidine adım attığın an, sürücü ile yaya arasında sessiz bir western düellosu başlar. Sürücü gaza basıp “Ben mi önce geçeceğim, sen mi?” diye bakar, yaya da elindeki poşetleri siper edip karşıya doğru “Hadi vur da göreyim!” edasıyla süzülür. Göz göze gelirler ama kimse taviz vermez. Dünyanın hiçbir yerinde böyle inatçı bir yaya-sürücü muhabbeti bulamazsın.
Hadi kalın sağlıcakla! Trafikte de yayada da birbirinizin sinir uçlarıyla oynamayın, gülün geçin canım!













