Merhaba sevgili günlük, yani bu köşe yazısını okuyan canım okuyucularım! Ben Elif, 20’li yaşlarının başında, hayata pembe gözlüklerle bakmaya çalışan ama Ankara’nın gri tonları yüzünden bazen gözlüğü çıkarıp “Noluyo ya?” diyen tipik Ankaralı bir genç kızım.
Hani derler ya, “Ankara’da yaşanmaz, Ankara çekilir.” İşte ben de tam olarak bu çekilme olayının başrolündeki figüranım.
Ankara’da genç olmak, başlı başına bir trajedi komedisi aslında. Mesela sabahın köründe kalkıp o lanet olası Kızılay trafiğine girmek… Sanki tüm dünya aynı anda işe gidiyor, üstelik hepsi Kızılay’dan geçmek zorunda. Metronun o insan kokusu, otobüslerin içinde sıkış tepiş seyahat etme sanatı… Bir ara düşündüm, acaba buradaki insanlar daha mı az terliyor yoksa kokulara bağışıklık mı kazanmışlar? Yok canım, ikincisi daha mantıklı. Artık kolonya sürsem de kar etmiyor, bildiğin Ankaralı kokusu sinmiş üstüme. Parfüm reklamlarında falan oynasam, “Ankara’dan gelen esinti” diye ironik bir sloganla çıkabilirdim sanırım.
Gelelim sosyal hayatımıza. Ankara’da eğlenmek mi? O neydi ki? Bizim eğlencemiz, Tunalı’da bir tur atmak, sonra Karanfil’den bir simit alıp Kuğulu Park’ta ördekleri izlemekten ibaret. Hadi diyelim coştuk, çok sıkıldık, arkadaşlarla bir AVM’ye gidip orada vakit öldürüyoruz. AVM’ler de bir süre sonra aynı geliyor ama ne yapalım, dışarıda hava ya buz gibi ya da çöl sıcaklığı. Ortası yok, tıpkı Ankara insanı gibi. Ya seni bağrına basar ya da “Ne bakıyon yeğenim?” der gibi bakar.
Flörtleşme desen, başlı başına bir serüven. Ankara erkeği farklıdır. Böyle hemen pat diye açılmaz, uzun uzun inceleme yapar. İlk buluşmada direkt ailevi durumunuzu, memleketinizi falan sorabilir. Sanki evlenmek için değil de nüfus sayımı için gelmiş gibi. Benim en komik randevum, çocuğun bana Keçiören’deki apartman dairesinin krokisini çizip “Bak burası salon, burası mutfak” diye anlatmasıydı. Yahu daha ikinci buluşma, ben daha senin adını zor hatırlıyorum, evlilik planı mı yapıyoruz? Sanırım Ankara’da herkesin kafasında bir evlenme baskısı var, her tanışma potansiyel bir görücü usulü gibi.
Bir de Ankaralıların bitmek bilmeyen bürokrasi aşkı var. Her şey resmi, her şey kuralına uygun. Bir banka sırası beklerken bile, sanki hayatınızın en önemli kararını verecekmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Herkes ciddi, herkes kaşları çatık. Bir kere bankada beklerken kahkaha atmıştım, bütün banka bana dönüp ‘Manyak mı bu?’ der gibi bakmıştı. Vallahi billahi, Ankara’da espri anlayışı bile memur zekasına indirgenmiş durumda.
Ama tüm bu şikayetlere rağmen, Ankara’yı seviyorum galiba. Çünkü burası benim şehrim. Sabahları ayazında donup, yazları sıcağında erirken, bir şekilde kendimizi bulduğumuz yer. Gri binaların arasında pembe hayaller kurmaya devam ettiğimiz, memur ciddiyetinin içinde minik çılgınlıklar yaptığımız bir şehir Ankara.
Belki de bu yüzden, “Ankara’da yaşanmaz, çekilir” deniyor. Çünkü Ankara, öyle kolay kolay vazgeçemeyeceğin, bağrına bastığın, hem güldüren hem düşündüren, garip bir aşk hikayesi gibi. Ve evet, ben bu aşkın hem mağduru hem de gönüllü kölesiyim. Ne yapayım, Ankaralıyız bir kere… Kaderimiz bu!
Siz de Ankaralı mısınız? Yoksa Ankara’ya gelmiş bir misafir mi? Yorumlarda buluşalım, derdinize ortak olayım!
Ankara’nın gri tonları arasında siz hangi pembe hayali kuruyorsunuz?













