Ankara’da yaşamak, mevsim geçişlerinin, hatta bir gün içindeki hava değişimlerinin ne kadar göreceli bir kavram olduğunu size en acımasız şekilde öğretir.
Bu şehirde hava durumu tahmini yapmak, bilimden çok bir inanç meselesidir. Sabah evden karla karışık yağmur eşliğinde çıktığınızda, kendinizi “soğuk Savaş” filminde gibi hissedersiniz. Montunuzun en kalını, atkınızın en sıcağı üzerinizdedir ve adeta bir kış macerasına atılıyormuşsunuz gibi kararlı adımlarla ilerlersiniz. Ancak Kızılay’a vardığınızda, bir anda güneşin kavurucu sıcağıyla karşılaşır, tüm o kışlık kıyafetlerin ağırlığı altında ezilirsiniz. İşte o an, o sabah yaptığınız tüm planlar ve aldığınız tüm önlemler, bir anda komik birer hatıraya dönüşür.
Ankaralılar, bu duruma o kadar alışmıştır ki, onların gardırobu, bir moda haftası defilesinden çok, bir survival kit’ine benzer. Çantalarında her zaman yedek bir tişört, bir şemsiye ve aniden bastıran rüzgârlar için bir hırka bulunur. Bu durum, sadece bir moda karmaşasına neden olmaz, aynı zamanda psikolojik bir karmaşa da yaratır. Dışarıdaki hava, içimizdeki ruh halini doğrudan etkiler. Sabah karamsar ve içine kapanıkken, öğlen aniden neşelenir, akşam ise aniden bastıran rüzgârlarla birlikte hüzünleniriz. Ankara havası, bizim duygusal gelgitlerimizin bir aynasıdır.
Bu durum, aynı zamanda sosyal bir etkileşime de yol açar. Bir Ankaralı ile karşılaşmanız durumunda, ilk sohbet konusu hava durumu olacaktır. “Ne kadar soğuk, değil mi?” sorusu, bir buz kırıcı görevi görür ve karşılıklı bir “evet yaa” onayı ile aradaki bağ anında kurulur. Bu, Ankaralıların birbirine duyduğu gizli bir “kader birliği” hissidir. Herkes bilir ki, bu şehirde hava durumu, asla bir garanti değildir ve bu belirsizlik, bizi birbirimize yakınlaştırır.
Sonuç olarak, Ankara havası, sadece bir meteorolojik olay değildir. O, bir yaşam felsefesidir. Bize, hayatın sürprizlerle dolu olduğunu, her an her şeyin değişebileceğini ve her şeye hazırlıklı olmamız gerektiğini en komik ve en profesyonel şekilde öğretir.












