Bizim Başkent’in sokaklarında yürümek öyle salaş bir gezinti değildir can, tam manasıyla bir tecrübe ve hayatta kalma mücadelesidir.
Geçen gün Ulus’un o tarihi ara sokaklarından sallanıp geçiyorum, hava güneşli ama rüzgar adamın ciğerini deliyor. Neyse, bizim emmi oğluyla karşılaştık hal hal hatır sorarken, laf lafı açtı konu geldi bizim semt pazarındaki o eşsiz fiyat pazarlıklarına. Yahu milletçe enflasyonla imtihanımız öyle bir boyuta ulaştı ki, Nobel ekonomi ödülü verseler bizim pazarcı esnafına taksim etmek lazım.
Bak şimdi, olayın esası şurada kopuyor can. Bizim pazara bi varıyon, tezgâhın başında oturan dayı eline almış domatesi, sanki altın külçesi tartar gibi titriyo. Müşteri geliyo, hafiften fiyatı yokluyo: “Usta bu patatesin tanesi niye böyle havalı, tarlada borsa mı oynadı?” Dayı hiç istifini bozuyo mu? Yoook. Kaşları çatıyo, elindeki domatesi havaya kaldırıp bi felsefe patlatıyo: “Gardaşım, bu domatesün yetiştiği toprakta hüzün var hüzün! Güneşi doğrudan gördü bu, o yüzden bu fiyat.” Müşteri şok, ben şok, etraftakiler çekirdek çitlemeyi bırakıp meclis oturumu dinler gibi izliyo. Bizim milletteki o hazırcevaplık başka kimsede yok yeminle.
Gelelim işin diğer boyutuna; hani şu bizim Ankara’nın meşhur dolmuş hatları ve şoför abilerimiz var ya, onlar zaten ayrı bir roman konusu. Dolmuşa biniyon, arkadan para uzatılacak: “Memur bey, üç kişi uzatır mısınız?” Para elden ele dolaşmaya başlıyo ama o para şoföre ulaşana kadar bizzat anılarını anlatıyo sanki. Ön koltuktaki dayı parayı tutuyo, arkaya dönüp “Kim bu parayı veren, paranın köşesi yırtık, bunu millete harcatmayın!” diye resmî denetçi gibi rapor tutuyo. Şoför abi aynadan bi bakış atıyo, trafikte makas atarken bi yandan da parayı sayıp üstünü kesirli bakkal hesabı gibi veriyo. Dünyanın hiçbir yerinde böyle hareketli bir finans merkezi bulamazsın.
Bir de bizim bu mahallenin kahvehaneleri var can, akşamüstü mesai bitimi oralara bi uğraksan var ya, bütün dünya meseleleri iki çay bardağı arasında çözülüp rafa kaldırılıyo. Siyaset mi konuşuluyo, futbol mu, yoksa mahallenin kedisinin kime mi küstüğü mü? Hepsi aynı masada, aynı dumanın altındaydı. Adam çayını yudumlarken öyle bir laf ediyo ki, Socrates mezarında ters döner. “Ulan” diyosun içinden, “Bu adamda bu kafa olduktan sonra dış borç falan hikaye.”
Özetin özeti canım; Ankara’nın ayazı serttir, insanının dili de biraz sivridir ama yüreği gariptir, merttir. Hayatın bu çarkı dönerken ne kadar sıkıntı olursa olsun, bizim millet gülmesini, o trajikomik hallere tebessüm etmesini bilir. Çok da kafaya takıp o güzel canınızı üzmeyin.
Hadi kalın sağlıcakla, gözünü seveyim!













