La bebe, geçen gün Zafer Çarşısı’nın o meşhur basamaklarından aşağı doğru süzülüyorum. Hani süzülüyorum dediysek, öyle kuğu gibi değil; dışarıda bir Angara ayazı var ki, bildiğin adamın kulaklarını tırpanla biçiyor! Hani eskiler der ya “Angara’nın soğuğu ayazdır, adamı çarpar” diye, vallah bence soğuk değil, bildiğin şehir boyu atılan şamar bu. Neyse, kendimi dükkânların arasına bir attım, bir kitap kokusu, bir çay buharı… Hani derler ya “Burası Angara’nın kalbi”, harbi kalbiymiş de haberimiz yokmuş la!
Bizim Ulus esnafına, Kızılay’ın kalabalığına baksan herkes bir yere yetişme derdinde. Yüzler ciddi, kaşlar çatık, sanırsın hepsi dünyayı kurtarmaya gidiyor. Ama bir durup laf at: “Gubuzlanma la bebe, ne bu telaş?” de, bak nasıl bir anda o ciddiyet eriyip gidiyor. Bizim milletin sert duruşu tamamen vitrin; arkada pamuk gibi adamlar var. Hatta geçen dolmuş durağında bekliyorum, dolmuşçu dayı kapıyı açtı, “Atlayın bakalım bücürler, otobüs fiyatına jet hızı!” diyor. Dedim “Dayı füzeye mi biniyoz?”, “Yok la, Angara dolmuşu bu, füzeyle yarışır!” demez mi! Gülmekten durağın tabelasına sarıldım, az daha durakla bütünleşiyorduk.
Şimdi bu satırları okurken diyorsunuzdur, “Yahu bu adam ne anlatıyor?” Valla ben de bilmiyorum ne anlattığımı ama Angara’da yaşayıp da kafayı sıyırmamak mümkün mü la? Sabah güneş açar, öğlen dolu yağar, akşamüstü zifiri karanlık ayazı basar. Şehrin iklimi bile istikrarsız, biz nasıl sabit kalalım? Yine de seviyoruz bu ayazı, bu sokakları. Hani bir laf var ya “Angara’da deniz yok” diye; la deniz olsa biz onu da kuruturduk, iyi ki yok! Bizim denizimiz Gençlik Parkı’nın havuzu, dalgamız da Kızılay’ın kalabalığı.
Kelâmı fazla uzatıp da kimsenin hukukunu, hukukçusunu meşgul etmeyelim; ne kimseyi karalarız ne de adını anarız, bizim işimiz kendi yağımızda kavrulmak. Şurada iki lafın belini kıralım, biraz tebessüm edelim dedik. Angara’nın o güzel insanlarına, çayını paylaşan esnafına, dolmuşta para uzatırken “Uzatan eller var olsun!” diyen güzel bebelerine selam olsun.













