La bebe, dün akşamüstü Atakule’nin oradan Kuğulu Park’a doğru sallanıyorum. Hava bir tatlı serinlemiş, tam “Angara akşamüstü ayazı hafiften çimdikliyor” kıvamı. Parkın yanından geçerken bir baktım, kuğularla ördekler suyun içinde öyle bir kasıla kasıla yüzüyor ki, sanırsın park bunlara tapulu mülk! Hani bizim esnaf dükkânın önüne tabureyi atar da “Buralar benden sorulur” der ya… Hah işte! O kuğudaki hava, bizim Kızılay esnafında yok vallah!
Neyse, oradan otobüs durağına geçtim, otobüs bekliyorum. EGO geldi, kapı bir açıldı ki içerisi mahşer kalabalığı! Şoför dayı dikiz aynasından arkaya bir baktı, “Beyler, hanımlar, azcık geriye doğru ilerleyelim, arkada düğün salonu var, bomboş!” diye bağırdı. La, adamın esprisine gülle gibi patladık otobüsçe. Yanımdaki teyze de parayı uzatmaya çalışıyor ama kalabalıktan kolunu kaldıramıyor. Dedim, “Teyze, ver, ben uzatayım.” Teyze bana dönüp, “Sağ ol evladım, tuttuğun altın olsun ama cebime dikkat et, elin benim çantaya girmesin.” demez mi! La teyze, şurada iyilik yapak dedik, bir anda otobüsün ortasında potansiyel yankesici ilan edildik, iyi mi!
Angara’da toplu taşımaya binmek zaten kendi başına bir macera sporu. Kimse kimseyi tanımaz ama otobüse bindin mi, bir bakmışsın herkes akraba olmuş. Biri memleket anlatır, biri siyasete girer, şoför de kafasına göre radyodan oyun havası açar. Sol tarafta bir dayı bacağını açmış, “Ankara’nın Bağları”nda ritim tutuyor; sağ tarafta bir öğrenci, bebe deftere gömülmüş, vizeye çalışıyor. Bütün şehir aynı kutunun içinde ama herkes kendi dünyasında!
Neyse, lafın özü; biz bu şehrin girift hallerini, patlamaya hazır mizahını, ayazını da insanını da çok seviyoruz la. Ne kimsenin gıybetini yaparız ne de durduk yere başa iş açarız; kanunumuza, kuralımıza uyar, kendi hâlimizde mizahımızı yapar geçeriz.













