Geçen gün bizim gazetenin yazı işlerinde çaylar tazelendi, haber müdürü kafayı kaldırdı: “Yahu şehri dolaşıyorsun güzel de bu memleketin tavanı neresi, tabanı neresi? Şöyle rakımı bir indir, bir çıkar bakalım!” dedi. Dedim tamam, bu hafta köşeyi hem Ankara’nın en yüksek burcuna hem de en alçak virajına kıralım!
İlk durak Kale içi; Altındağ. La Kale’nin o dik taş sokaklarına girdin mi tarih sana laf atmaya başlıyor zaten! Ahşap evlerin arasından geçerken yukarıdan bir teyze balkondan halıyı pat pat sirkeliyor. Dedim “Teyze n’apıyon la, aşağıda medeniyet yürüyor!” Teyze balkondan kafayı çıkardı, “Ne medeniyeti la bebe, tozunu alıyoz işte, kale burası toz tutmaz!” demez mi! La kadın tarihe ayar veriyor, biz orada toza dumana büründük. Sokaktaki tezgahlarda antika çaydanlık satan bir dayı var, yanına yanaştım: “Dayı bu çaydanlık kaç yıllık?” dedim. Dayı şöyle bir baktı, “Evlat, bu çaydanlıkta Frigler çay demliyordu, sonra Hititler’e devretti. En son ben teslim aldım!” dedi. Baktım dayı antikacı değil, doğrudan mitoloji anlatıcısı!
Kale’den aşağı süzülüp Bentderesi’ne indim. Bentderesi dolmuş duraklarına adım attın mı, oradaki simsarların bağırışı doğrudan kulak zarını teste tabi tutuyor! “Kuşcağız-Ufuktepe kalkıyor, son bir kişi!” diye bağıran bir bebe var. La dolmuşa bir baktım, kapıdan insanların dirsekleri fırlamış, içerisi konserve kutusu gibi! “Oğlum neresi boş? Adamlar üst üste oturmuş!” dedim. Bebe bana döndü, “Abi nefesini içeri çekersen bir kişilik yer açılır, hadi geç kalma!” diyor. La fizik kurallarını altüst eden bir ulaşım sistemi kurulmuş da bizim haberimiz yokmuş!
Oradan dik yokuşları tırmanıp Çankaya’ya, Tunalı’nın üst sokaklarına çıktım. Bir kafenin bahçesinde “Organik Serbest Gezen Köy Kahvaltısı” tabelasını gördüm, gireyim dedim. Masaya iki dal maydanoz, üç tane zeytin koydular, hesabı bir getirdiler ki… Sanırsın kahvaltı değil, tarlanın tapusunu devrediyorlar! “Kardeş bu ne?” dedim. Garson bebe “Efendim, ürünlerimiz özel ekolojik havzada yetişti.” diyor. La dedim “Ulus halindeki balıkçı dayı da denizi bıraktım geldim diyordu, siz de tarlayı sırtlayıp mı geldiniz?”
Anlayacağın sayın okuyucu; Altındağ’ın tarihle dalga geçen teyzeleri, Bentderesi’nin fiziği zorlayan dolmuş bebeleri ve Çankaya’nın iki dal maydanoza tapu isteyen kafeleri olmasa bu Ankara’nın tadı çıkar mı la?
Haftaya başka bir virajda görüşene kadar; çayınız demli, dolmuşunuz boş gelsin!













