Bizimki bir akıllı telefon değil, bir organ artık. Kolumuz, bacağımız gibi bir uzvumuz oldu. Hatta bence daha da önemli, zira onu evde unutunca kolunu kaybetmiş gibi değil, ruhunu kaybetmiş gibi hissediyor insan.
Bu modern zaman dramının en komik yanı ne biliyor musunuz? Her geçen gün daha da akıllanan bu cihazların, sahiplerini nasıl birer robot haline getirdiğini görmek.
Bakın etrafınıza… Kafede oturanlar, birbirinin yüzüne bakmak yerine telefon ekranlarına gömülmüş. Sanki o küçük cam parçası, bir ömürlük sohbeti içinde barındırıyormuş gibi. Bir yanda hararetli bir tartışma, diğer yanda aynı anda beş farklı sosyal medya platformunu yönetmeye çalışan bir parmak dansı. “Birkaç dakika daha ver, şu haberi okuyup geliyorum” diye başlayan cümleler, bir bakmışsınız saatler sürmüş, kahve buz gibi olmuş.
Otobüste, metroda durum daha da vahim. Herkesin kulaklığında bir melodi, yüzünde bir anlamsız ifade. Sanki birbirine selam vermekten bile daha önemli bir işi varmış gibi. Komik olanı, otobüs durakta durduğunda bile kimsenin kulaklığını çıkarmaması. Zira dünya, o anki müziğin ritmine göre hareket ediyordur, dışarıdaki gürültü bu ilahi ahengi bozamaz.
Bir de şu “durmadan fotoğraf çekme” takıntısı var. Yediği yemeğin, içtiği kahvenin, hatta oturduğu sandalyenin bile fotoğrafını çekip paylaşan, sonra da beğeni sayısına göre hayatının anlamını sorgulayan bir kitlemiz var. Unutmuşlar; hayatı yaşamak, fotoğrafını çekmekten daha değerli. Bir anın tadını çıkarmak, o anı filtreyle güzelleştirmekten daha önemli.
Akıllı telefonlarımız, bize her şeyi veriyor. Ama belki de en değerli şeyi, anı yaşama ve insanlarla gerçekten bağ kurma yeteneğini elimizden alıyor. Artık telefonlarımızla değil, birbirimizle konuşmayı öğrenmeliyiz. Yoksa bir gün, karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakmayı bile unutacağız.













