Adana sıcağı sadece meteorolojinin ölçtüğü bir derece değil, şehrin ruhuna işleyen bir gerçekliktir.
Yaz aylarında güneş doğar doğmaz şehirle birlikte uyanır, kendini asfalta, taş binalara, demir kapılara çarptırır ve bütün gün boyunca hiç dinlenmeden hükmünü sürdürür.
Öğle saatlerinde sokakta yürümek, sanki fırının içine adım atmak gibidir. Gölge bile nefes aldırmaz, çünkü gölgede bile 40 dereceyi bulan o kavurucu sıcak, insanın tenine yapışır, nefesini yakar.
Adana’da sıcak bir yaşam tarzıdır aslında. Şalgam’ın serinliği, ayranın ferahlığı, gölgede oturup tatlı bir yel esintisi beklemenin sabrı hep bu sıcağın hediyeleridir. İnsanlar bu iklime öyle alışmıştır ki, kavurucu yaz günleri bile gündelik hayatın bir parçası olarak karşılanır. Kimi zaman bu sıcak, kebabın közünü hatırlatır; kimi zaman da pamuk tarlalarında sabırla çalışan insanların alın terine karışır.
Adana’da sıcağı hissetmek, şehri anlamaktır. Çünkü burada terlemek, güneşin altında yorulmak, gece olduğunda yıldızların altında serinliğin kıymetini bilmek demektir. Bu sıcak, Adana’nın karakteri gibidir: sert, yorucu ama aynı zamanda samimi ve güçlü. İnsan, bir kez bu şehri yaz sıcağında yaşadığında, bir daha hiçbir yerde aynı güneşi hissetmez.













