Afrika dünyada en çok sömürü düzenine tabi tutulmuş açlığın susuzluğun, fakirliğin, kıtlığın ve birçok imkansızlığın bulunduğu kıta olarak 21. yüzyılda hala önümüzde durmaktadır.
15. ve 19. yüzyıllar arasında köle ticaretiyle sömürülen bölge, 19. yüzyılda Avrupalı Devletler tarafından farklı bir sömürü düzenine geçmiştir. Yaklaşık beş-altı asır boyunca sömürülen Afrikalılar, günümüz dünyasında halen sömürü düzeninin etkilerini görmekte ve imkansızlıklarla mücadele etmektedirler. 15. yüzyılda Portekiz’in Batı Afrika kıyılarına ulaşması ve Atlantik ticaretinin başlaması, 16. yüzyılda İspanyol ve Portekiz sömürgeleri için yoğun köle sevkiyatı, 17. yüzyılda İngiltere, Hollanda ve Fransa’nın ticarette büyük pay alması, 18. yüzyılda Atlantik köle ticaretinin zirvesi, 19.yüzyılda Köleliğin kaldırılmasına yönelik hareketler; ticaretin kademeli sona ermesi ile sömürü düzeni silsile oluşmuştur. 1884-1885 yıllarında Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen konferansa Avrupalı Devletler resmi olarak köle ticaretinin bitmesi için toplandılar. Ama asıl maksat yeni bir sömürü düzenine geçerek, Afrika’nın doğal rezerv kaynaklarını sömürerek aralarında paylaşmaktı. Afrika kıtası için toplanmışlardı ama hiçbir Afrika Devlet başkanını veya temsilcisini konferansa davet etmemişlerdi. Transatlantik Köle Ticareti (15.–19. yüzyıllar) zorunlu halde insanların köle olarak kullanılması için nüfus transferidir. Transatlantik Köle Ticareti adının kullanılmasının nedeni ise, ‘trans’ sözcüğü Latince kökenli olup ‘ötesi, karşısı’ demektir. Atlantik kelimesi, ise Atlas Okyanusu’nu ifade eder. Afrikalı kölelerin Atlas Okyanusu’nu üzerinden gemilerle Avrupalı tacirler tarafından Amerika kıtasına zorla götürülmesine Transatlantik Köle Ticareti olarak adlandırıldı. Kaynaklara göre yaklaşık 12,5 milyon insan köle ticaretiyle Amerika kıtasına götürülmüştür. 10,7 milyon köle kıtaya ulaştırılmıştır. 2 milyona yakın insan ise yolculukta çeşitli nedenlerden dolayı ölmüştür.
15 Kasım 1884 yılında Berlin’de Toplantıyı Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck organize etti. Berlin Afrika Konferansı’na toplam 14 devlet katılmıştır. Bunlar; Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, Belçika, Portekiz, İspanya, İtalya, Hollanda, Danimarka, İsveç-Norveç, Rusya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı İmparatorluğu ve Amerika Birleşik Devletleri idi. Berlin Konferansı öncesi süreçte, sanayi devrimi ve 1870 yılından sonra Avrupa’daki sanayileşme sonucunda hammadde ihtiyacı arttı ve netice olarak Afrika’nın rezervlerinin Avrupalı devletler tarafından ele geçirilmesi gerekiyordu. Avrupalı devletlerin konferans öncesi Afrika kapışması başladı. Konferans sonrası Afrika kapışması yaklaşık otuz yıl devam etti ama sadece Afrika kapışmasını (Scramble for Africa) aralarında hukuki bir sürece oturtturmuş oldular. Ve bu sorunu çözmek ve aralarında paylaşmak için Berlin Konferansını düzenlediler. Osmanlı Devleti konferansa kuzey Afrika’daki haklarını savunmak, süreci takip etmek, uluslararası meşruiyetini sürdürmek ve Akdeniz’deki güvenlik çıkarları korumak amacıyla katıldı. Osmanlı Devleti hiçbir zaman sömürgeci bir devlet olmamıştır. 26 Şubat 1885’te konferansı tamamlayarak sömürüyü hukuki bir zemine oturttular. 1914 yılı, Afrika’nın paylaşımının tamamlandığı ve Avrupa’nın sömürge yarışının büyük ölçüde sona erdiği tarih olarak kabul edilir. Aynı yıl başlayan I. Dünya Savaşı ise Avrupa devletlerinin dikkatini Afrika’daki yayılmadan Avrupa’daki büyük savaşa çevirmiştir. Böylece Berlin Konferansı ile başlayan yaklaşık otuz yıllık “Afrika Kapışması” (Scramble for Africa) dönemi fiilen kapanmıştır.
Berlin Konferansı Afrika’yı sadece siyasi olarak paylaşmadı; kıtanın ekonomik kaderini de derinden etkiledi. Sömürge düzeni, Afrika’yı sanayileşen bir kıta olmaktan çıkarıp ham madde deposu hâline getirdi. Altın, elmas, kauçuk, petrol, kobalt, bakır ve tarım ürünleri Avrupa’ya taşındı; buna karşılık Afrika ülkeleri işlenmiş sanayi ürünlerini dışarıdan almak zorunda bırakıldı. Bu yüzden bugün birçok Afrika ülkesi yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen yoksulluk, işsizlik, borç, altyapı eksikliği ve dışa bağımlılık sorunları yaşamaktadır. Yani Afrika’nın bugünkü ekonomik sıkıntılarını yalnızca kendi iç sorunlarıyla açıklamak eksik olur; bu tablo, büyük ölçüde sömürge döneminde kurulan adaletsiz ekonomik düzenin devam eden sonucudur.
Aradan yaklaşık 140 yıl geçmesine rağmen Afrika’nın birçok bölgesinde eski sömürü sistemi biçim değiştirerek sürmektedir. Geçmişte askerî işgal ve zorla çalıştırma vardı; bugün ise maden imtiyazları, dış borç, çok uluslu şirketler, hammadde bağımlılığı ve küresel piyasa baskısı öne çıkmaktadır. Buna karşılık Türkiye, Afrika’da sömürge geçmişi olmayan bir ülke olarak ilişkilerini daha çok karşılıklı ortaklık, kalkınma iş birliği ve insani diplomasi üzerinden geliştirmektedir. Türkiye’nin Afrika’daki büyükelçilik sayısını artırması; TİKA, Türkiye Maarif Vakfı, Türk Hava Yolları, AFAD ve Türk Kızılay gibi kurumlarla eğitim, sağlık, ulaşım, yardım ve ekonomik iş birliği alanlarında faaliyet göstermesi bu yaklaşımın göstergesidir. Ancak burada önemli olan, Afrika ile kurulacak her ilişkinin sömürü değil, adalet, karşılıklı fayda ve yerel kalkınma temelinde yürütülmesidir.













