Ankara’yı Ankara yapan, burayı diğer tüm metropollerden ayıran en büyük sosyolojik ve profesyonel gerçeklik, her iş günü saat 17.00 ile 17.30 arasında yaşanan o muazzam, büyük ve senkronize göç dalgasıdır.
Bakanlıklardan, genel müdürlüklerden, kurumlardan çıkan binlerce takım elbiseli, döpiyesli, elinde evrak çantası ya da akşam pazarı poşeti olan insan aynı anda sokaklara, metrolara ve duraklara akın eder. Bu anı dışarıdan bir göz belgesel gibi izlese, dünyayı yöneten gizli bir ordunun stratejik bir üsse doğru harekete geçtiğini düşünebilir.
Herkes son derece ciddidir. Herkesin yüzünde o günkü memleket meselelerinin, yapılan toplantıların ve imzalanan evrakların ağırlığı vardır. Ancak bu ciddi kalabalık metronun vagonuna ya da otobüsün koltuğuna oturduğu andan itibaren o kurumsal zırh birden gevşemeye başlar. Yanındaki tanımadığı insanla bir anda ülkenin ekonomik gidişatını, akşam televizyonda hangi dizinin olduğunu ya da evdeki kombinin kaç derecede yanması gerektiğini konuşurken bulur kendini. Ankara insanı, profesyonel ciddiyeti kapıda bırakıp sokağın samimiyetine bürünmeyi en iyi bilen topluluktur.













