25 Nisan 2026, Cumartesi
  • Giriş
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Yazı Gönder
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
Haberton
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster

Ana Sayfa - Yazarlar - 1415 nolu sokakta ‘mış gibi’ bir yaşam

1415 nolu sokakta ‘mış gibi’ bir yaşam

Emrah Onay - Emrah Onay
26 Nisan 2025 - Güncellenme Tarihi 20 Mayıs 2025
- Yazarlar
Okuma Süresi:9 dakikalık okuma
A A
1
1415 nolu sokakta 'mış gibi' bir yaşam
Facebook'da PaylaşX'de PaylaşLinkedin'de PaylaşWhatsapp'da Paylaş

Önce ‘mış gibi’nin tanımını yapalım. Kişinin gösterdiği ile iç dünyası arasındaki farklılık ‘mış gibi’ durumlar yaratır.

Örneğin, evinizde yiyecek yok, ama beklenmedik şekilde siz yemek yerken misafir geldi. Evdeki yemeği onlara ikram edecek olursanız siz ve çocuklarınız aç kalacaksınız; ama adet, gelenek görenek, “yemeğe buyrun,” demenizi gerektiriyor. Eğer içinizden gerçekten yemeğinizi onlarla paylaşmayı istiyorsanız, davetiniz mış gibi olmaz; gerçek bir davet olur. Çünkü iç dünyanız ile dışarıda söylediğiniz söz arasında fark yoktur. Fakat, kendinizin ve çocuklarınızın aç kalmasını istemediğiniz için yemeği kendinize saklamayı düşünüyorsanız, ama adet yerini bulsun diye, “yemeğe buyrun” diyorsanız o zaman bu davet “mış gibi” bir davet olur.

İnsanlar ne zaman mış gibi davranırlar? İnsanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceleri paylaşamadıkları zaman mış gibi davranmaya başlarlar. Peki o zaman şu soru akla geliyor: Neden insanlar içlerinden geçen duygu ve düşünceyi paylaşamazlar? Korktukları için. İçindekini olduğu gibi söylediği veya içinden geçtiği gibi davrandığı zaman insan ortaya çıkacak sonuçtan korkmaya başladığı zaman, o istemediği sonucu engellemek için kendi istediği gibi değil, ortamın istediği gibi davranmaya başlar. Örneğin, yemeğe davet etmezse misafirlerin güceneceğini düşünür.

Misafirleri gücendirmek onun önem verdiği insanların kendisine karşı bir tavır almasına yol açabilir ve gittikçe sevilmeyen bir adam durumuna düşebilir. Böyle bir durum onun sosyal etkinliğini etkilediği gibi gücünün gittikçe azalmasına da yol açabilir. Böyle olumsuz bir sonucu göze almaktansa bir gün biraz aç kalmayı göze almak daha ehveni şerdir; ve “Buyurmaz mıydınız?” denir. Ama cansız, isteksiz bir şekilde. Siz daveti yerine getirdiniz, belki karşıdaki anlar ve “Yok sağ olun, biz yedik, tokuz” der. İçiniz rahatlar ve ikinci kez ısrar etmezsiniz. Tabii bunun da pek belirgin olmaması gerekir.Korku kültürü mış gibi yaşamın kaynağıdır korku kültürü öyle bir kültürdür ki, insanlar arasındaki ilişkinin ancak korku ile düzene sokulabileceği varsayımı bu kültürün temelidir.

Bu kültürde kişinin bazı kişilerden korkuyor olması ve bazı kişileri korkutuyor olması yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aksi halde yaşam kaosa dönüşür ve herkes ne yapacağını şaşırır. Korku kültüründe yaşama düzen getiren şey kimin kimi korkutacağını ve kimden korkacağını bilmesidir. Bu kültürde en kutsal korku Allah korkusudur, daha sonra baba korkusu gelir. Otorite korkulacak bir kişidir ve otorite korkulmazsa gücünü kaybeder. O nedenle bu kültür içinde çocuk yetiştiren babalar çocuklarını uyurken severler; aksi halde çocuk babasından korkmaz ve şımarır. Bu çocuk için iyi bir şey değildir. İnsan ilişkileri korkutma yolu ile birbirini denetlemeye yöneliktir. Nikahta eşler birbirlerinin ayağına basarak evliliğe başlarlar, çünkü ayağa basan “sözünü geçireceğini, diğerini denetleyeceğini” umar.

Bu kültürde kimin kimden korkacağı çok iyi yapılanmış ve mertebeli bir ilişki yapısı oluşturulmuştur. İnsanlar birbirleriyle konuşurken sürekli “kimin kimden korkması gerektiğini akıllarında tutarlar. Yaşamın her yönünü sarmış olan bu korku kültürü içinde kişi iç dünyasını paylaşmamayı öğrenir. Çünkü iç dünya yaşam kadar değişken, sıcak, canlı, hem güçlü hem zayıf, hem emin hem kuşkulu bir dünyadır. Bu dünyanızı gösterirseniz iki önemli hata yapmış olursunuz:

1- Zayıf tarafınızı göstermiş olursunuz ve bu nedenle de korkutma potansiyelinizden büyük fireler verirsiniz; sözünüz dinlenilmemeye başlanır. Gücünüzü kaybedersiniz.

2- Siz iç dünyanızı açarsanız o kişiye de iç dünyasını açması için bir davet göndermiş oluyorsunuz; o zaman karşıdakini zayıf tarafını göstermesine davet çıkarmış oluyorsunuz.

Böyle bir davete maruz kalmak karşıdakince, “seni zayıflatmak istiyorum,” anlamında yorumlanabilir ve bu nedenle sizden hoşlanmayabilir. Mış gibi yaşam ortamında yetişen kendisi olamaz. Korku kültürü mış gibi bir yaşam ortamı oluşturur ve bu ortamda büyüyen kişi kendini ifade etmeyi değil, kendini saklamayı öğrenir. Zamanla iç dünyasından kopuk, ne hissettiğini, ne istediğini bilemeyen insanlar yetişmeye başlar. Bu kişi için önemli olan ‘başkalarının kendisinden ne istediği’dir. Böylece uzaktan komutlu bir robot gibi yaşamayı öğrenir. Bu kişinin tüm bilinci, kendi yaşamını gerçekleştirmeye değil, gücünün yettiği bir başka kişinin yaşamını denetlemeye ve yön vermeye odaklanmıştır.

Kendi özgün yaşamını yaşamak olanaksız ve uzak bir hayal olarak gözükür. Hiç bir zaman kendi iç dünyasıyla bilinçli olarak barışık bir yaşam sürdürmeyi gerçekleştiremez. Kendisi olamayan bir başkasını sevemez böyle bir yaşam süreci içinde yetişmiş kişi kendisi olamaz ve kendisi olmanın ne demek olduğunu da tam kavrayamaz. Böyle bir kişinin gerçekten sevmesi mümkün değildir. Yeniden hatırlatalım: “Sevgi bir eylemdir. Bu eylemi yapan kişi sevdiği kişinin gelişmesi ve mutlu olmasını ister; eyleminin temelindeki niyet budur.” Korku ortamı bu tür bir sevginin gelişmesine ve yeşermesine izin veremez.

Korku kültürünün sevgiden anladığı ‘yön vermek ve denetlemektir. Benim televizyon programına gelmiş olan hanımefendinin (bir önceki makalemde söz konusu ettiğim kişi) aslında ‘Korku kültürü içinde dinamiğini bulan bir sevgi’den söz etmektedir. Yani, ‘ben onu istediğim gibi denetleyemedim, istediğim yönde kullanamadım; şimdi o benim istediğimi değil, kendi istediğini yapıyor. Böyle sevgi olur mu!’ demektedir. Ve bu nedenle ‘sevdiği kişi’den nefret etmektedir. Sorun kadında değil, sorun sevgide dahil her şeyi ‘mış gibi’ bir duruma sokan içinde yetiştiğimiz korku kültüründe yatıyor.

1415 Nolu Sokak, şehrin en sessiz köşelerinden biriydi. Hafta içi altı gün boyunca, sabah 9’dan akşam 4’e kadar bir dükkânda geçiyordu kadının mesaisi. Bu sokağa kimse uğramazdı; sadece eski taş duvarlar ve paslı tabelalar eşlik ederdi ona. Sessizliğin içinde bir sabah, gözleri dükkânın içinde börek açan bir kadına takıldı. Kadın işine o kadar odaklanmıştı ki, zaman durmuş gibi geldi adama. O an içinden geçen tek düşünceydi: “Evet, bu kişi… Evleneceğim kişi bu.”

Uzun uzun izledi onu adam. Zaman ağırlaştı, kalbi hızlandı. Terlediğini fark etti, üstünü değiştirecek bir yer ararken içinde garip bir gerginlik büyüyordu. Sanki birazdan zırh kuşanmış bir narsistle yüzleşecekti. Nihayet karşı karşıya geldiklerinde kalbi neredeyse sesli atıyordu. Ama kadının yüzünde beklediği sıcaklık yoktu. Konuşurken göz göze gelmemesi, içinde bir mesafe vardı.

Kendini “zor biri” olarak tanımlayan kadının gözlerinde kırgın bir geçmişin izleri okunuyordu. Belki de zor biri değildi; sadece sevgiye, ilgiye ve güvene aç bir kalpti o. Adam, kadının yüzüne tam bakamasa da göz ucuyla onun yorgun bakışlarını izliyordu. Sanki içindeki bir parça “beni anla” diye fısıldıyordu ama kelimelere dökülmüyordu bu çağrı. Kadının hareketlerinde bir alışkanlık vardı; hamuru açarken elleri otomatikleşmişti ama ruhu başka bir yerdeydi.

Merhaba Beybûn, bu sokağın sonuna kadar yürüyüp dönmek gibi bir huyum var. Bugün seni izledim… İşine ne kadar emek verdiğini gördüm.

Kadın başını hafifçe eğdi. Gözlerinde bir anlık parıltı belirdi ama hemen sonra geri çekildi. Adam bir adım yaklaştı, ama aralarındaki görünmez duvarı aşmadan. “Zor olmak bir kusur değil. Belki de seni kimse gerçekten tanımaya çalışmamıştır.”

Kadın, ilk defa başını kaldırıp adamın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde hafif bir titreşim vardı; hüzünle umut arasında gidip gelen bir sessizlik. Sonra ansızın sordu:

“Sen gerçekten beni tanımak mı istiyorsun, yoksa gördüğün haliyle beni hayalinde büyüttün mü?”

Adam, bir an duraksadı. Bu sorunun ağırlığı beklemediği kadar fazlaydı. Ama içinde o an çok net bir şey vardı: Bu kadını tanımak, geçmişiyle, yaralarıyla, sessizliğiyle tanımak istiyordu.

“Hayalimde değil,” dedi. “Gerçekte kim olduğunu merak ediyorum.”

Zamanla adam, o sokaktaki dükkâna daha sık uğramaya başladı. Küçük bahanelerle, bir simit almak, bir çay içmek ya da sadece selam vermek için. Kadın, başlarda mesafeli kalsa da zamanla adamın varlığını kabullendi. Hatta bazı anlarda bir tebessüm bile yakalardı dudaklarının kenarında. Ama her şey dışarıdan göründüğü gibi değildi. Adam, her geçen gün kadına biraz daha bağlandığını fark etti. Onunla ilgileniyor, küçük jestler yapıyor, zor günlerinde yanında olmaya çalışıyordu. Fakat kadının tepkileri belirsizdi. Bazen sıcak, bazen soğuk.

Bir bakışıyla adamı bulutların üzerine çıkarıyor, bir sözle darmadağın ediyordu.
Giderek adamın içinde bir boşluk oluşmaya başladı. Onun ilgisine karşılık gelmeyen duygular, kadının varlığıyla sürekli yön değiştiren bir ruh hâli. Kadın, farkında olmadan değil—tam aksine çok bilinçli şekilde adamın duygularını kullanıyordu. Onu bir “yedek” gibi tutuyordu hayatında; yanında olmasını istiyor ama asla gerçekten sevmiyordu.

Bir gün her şey ortaya çıktı. Adamın bir arkadaşı, içten bir şekilde yaklaşıp “Seninle oynadığını bilmiyor musun?” dedi. Adam önce inanmak istemedi. Ama sonra parçalar bir araya oturdu. Onun sadece bir seçenek olduğunu, gerçekten sevilmediğini ve en önemlisi, zaman zaman sırf egosunu tatmin etmek için kendisini yıkıma sürükleyen manipülasyonlara maruz kaldığını fark etti.

O gün eve döndüğünde, hayatında ilk defa bu kadar kırılmış hissediyordu. Sevdiğini düşündüğü bir kadının aslında onun kalbine değil, sadece yalnızlığına tutunduğunu görmek… tarif edilemezdi.
Aynada kendine bakarken fısıldadı:

“Sevgi, sadece vermek değilmiş… Bazen sevilmediğini kabullenmek en büyük cesaretmiş.”

Adam için o gece uzun ve acı doluydu. İçindeki tüm beklentiler, hayaller ve o saf sevgi duygusu yerle bir olmuştu. Birkaç gün boyunca kendine bile yabancılaştı. İşine odaklanamadı, eskisi gibi gülümseyemedi. Ama zamanla, acının içinden bir ses yükselmeye başladı:

“Bu da geçecek…”

Kendine dönmeye karar verdi. İlk adım, onu inciten kadına karşı içten bir vedaydı. O sokağın köşesindeki bankta otururken bir mektup yazdı. Belki hiç vermeyecekti o mektubu ama içindekileri dökmek istiyordu:

“Sana verdiğim sevgiyi, benim sana olan sadakatimi bir zaaf sandın. Oysa benim sevgim güçtü, samimiydi. Seni değiştirmek için değil, olduğun gibi sevmek için gelmiştim. Şimdi gidiyorum. Çünkü kendime olan sevgimi de korumak zorundayım. Umarım bir gün, sana gerçek bir kalp sunan insanları fark edebilirsin. Hoşça kal.”

Mektubu cebine koydu, ama kadına vermedi. Çünkü artık bazı vedaların sessiz olması gerektiğini anlamıştı. Sonraki haftalarda adam, hayatını yeniden kurmaya başladı. Sabah yürüyüşleri yapıyor, yeni kitaplar okuyordu. Kırgınlığına rağmen insanlardan tamamen uzaklaşmadı. Hatta bir gün, yeni açılan bir kafede tesadüfen tanıştığı biriyle uzun bir sohbet etti. O sohbet, ona şunu hatırlattı: Sevilmeye layık bir kalbi vardı ve bu dünya, doğru insanlar geldiğinde, kalbini yeniden çiçeklendirebilirdi.

Artık 1415 Nolu Sokak’tan geçerken kalbi eskisi gibi sızlamıyordu. O sokak ona hem en büyük acıyı hem de kendi değerini hatırlatmıştı. Ve bir gün gerçekten seven biri geldiğinde, adam hazır olacaktı daha güçlü, daha bilge ve en önemlisi, kendisine sadık kalarak.

PaylaşTweetPaylaşGönder
Önceki Haber

Papa Franciscus için cenaze töreni 

Sonraki Haber

Diyarbakır’da dolu ve sağanak etkili oldu

Emrah Onay

Emrah Onay

Emrah Onay, Van'ın Erciş ilçesinde dünyaya geldi. 24 yıllık yaşamı boyunca yeni yerler keşfetmeyi, farklı kültürleri tanımayı, yabancı dil öğrenmeyi ve kitap okumayı hep amaçladı. Ülkemizdeki farklı kültürleri, sanatı ve edebiyatı insanlara anlatmaya çalışıyor.

İlgili Haberler

Ah nerede o eski bayramlar...!
Yazarlar

Ah nerede o eski bayramlar…!

23 Nisan 2026
23 Nisanlar silinmez!
Yazarlar

23 Nisanlar silinmez!

23 Nisan 2026
23 Nisan: Geleceğin sahiplerine bırakılan en büyük miras
Yazarlar

23 Nisan: Geleceğin sahiplerine bırakılan en büyük miras

23 Nisan 2026
Okulda niteliğin azalma nedenleri
Yazarlar

Okulda niteliğin azalma nedenleri

23 Nisan 2026
Son damladan öncesi
Yazarlar

Son damladan öncesi

23 Nisan 2026
Gazeteci gözüyle kitap analizi : Diyarbekir'de İz Bırakanlar 4
Yazarlar

Gazeteci gözüyle kitap analizi: Diyarbekir’de İz Bırakanlar 4

22 Nisan 2026
Sonraki Haber
Diyarbakır'da dolu ve sağanak etkili oldu

Diyarbakır'da dolu ve sağanak etkili oldu

Yorumlar 1

  1. Muhammed says:
    12 ay önce

    En büyük “mış” insanın tam kendisi değil midir? Bunca kötülüğe, haksızlığa, zalimliğe, acıya, ölüme rağmen hep mutluymuş gibi davranmaz mı oysaki insan.

En Güncel Haberler

MİT ile Suriye İçişleri Bakanlığı'ndan ortak operasyon; gemide 236 kilogram uyuşturucu madde ele geçirildi
Yerel Haberler

MİT ile Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan ortak operasyon; gemide 236 kilogram uyuşturucu madde ele geçirildi

25 Nisan 2026
Zonguldak’ta güneşli havanın keyfini sahilde çıkardılar
Yerel Haberler

Zonguldak’ta güneşli havanın keyfini sahilde çıkardılar

25 Nisan 2026
Havalimanı kapasitesi 26 AB ülkesinin nüfusunu aştı
Politika

Havalimanı kapasitesi 26 AB ülkesinin nüfusunu aştı

25 Nisan 2026

Günün Popüler Haberleri

  • Tümü
  • Sağlık Haberleri
  • Kültür ve Sanat
Yaşam

26 yıldır kayıp olan Sinem’in babası: Bizim için yeni bir umut

25 Nisan 2026
Yaşam

Kırşehir’de ‘sakura’ esintisi; festivale Japon büyükelçi de katıldı

25 Nisan 2026
Yaşam

Motosikletin hafif ticari araca çarptığı kaza kamerada

25 Nisan 2026
Yaşam

Lübnan’a gidecek yardım gemisi, Mersin’den yola çıktı

25 Nisan 2026
Önceki Sonraki
Haberton

Haberton

Sizin için tonla haber!

Türkiye'de tarafsız bir medya, vatandaşın haber alma hakkı çerçevesinde gerçek haberleri takip edebileceğiniz, tonlarca habere ulaşın!

Son Dakika

Düğün günü ölü bulundular

Düğün günü ölü bulundular

- Haberton
25 Nisan 2026

Burdur'un Çavdır ilçesinde dün akşam yapılan kına eğlencesinden sonra evlerine gidip, bugünkü düğünlerine hazırlanan Ayşegül Maral (20) ile Fatih Özaslan...

Kalori açığı nasıl oluşturulur?

Komşu gürültüsünde haklar neler?

İşten çıkarılınca tazminat nasıl alınır?

Duygusal manipülasyon nasıl anlaşılır?

Güncel Haber

26 yıldır kayıp olan Sinem'in babası: Bizim için yeni bir umut

26 yıldır kayıp olan Sinem’in babası: Bizim için yeni bir umut

25 Nisan 2026
MİT ile Suriye İçişleri Bakanlığı'ndan ortak operasyon; gemide 236 kilogram uyuşturucu madde ele geçirildi

MİT ile Suriye İçişleri Bakanlığı’ndan ortak operasyon; gemide 236 kilogram uyuşturucu madde ele geçirildi

25 Nisan 2026
  • Hakkımızda
  • Yayın İlkeleri
  • İletişim
  • Kullanım Şartları ve Gizlilik Politikası
  • Güvenlik Politikası

© 2026 Haberton

Tekrar Hoş Geldiniz!

Aşağıda hesabınıza giriş yapın

Şifrenizi mi unuttunuz?

Şifrenizi alın

Şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin lütfen.

Giriş Yap

Yeni Çalma Listesi Ekle

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Göster
  • Öne Çıkanlar
  • Özel Haber
  • Gündem
  • Politika
  • Dış Haberler
  • İş Dünyası
  • Kültür & Sanat
  • Sağlık
  • Yaşam
  • Yerel
  • Spor
  • Yazarlarımız

© 2026 Haberton