Kurumsal hayatın en ilginç paradokslarından biri şudur: Bilgiyi elinde tutan kişinin karar verme yetkisi yoktur, karar verme yetkisine sahip olan kişinin ise çoğu zaman yeterli bilgisi bulunmaz.
Yeni çalışma alanları oluşturulurken bu durum daha da belirgin hale gelir. Sahada çalışan personel, sürecin eksiklerini, ihtiyaçlarını ve olası sorunlarını en ince ayrıntısına kadar bilir. Ancak karar masasına oturduğunda söz hakkı sınırlıdır. Öte yandan karar verme makamında bulunanlar, geniş bir perspektife sahip olsalar da sahadaki gerçekliği bazen rapor satırlarından okumak zorunda kalır.
Sonuç mu?
Toplantılar yapılır, sunumlar hazırlanır, değerlendirmeler yapılır. Bilgisi olanlar anlatır, yetkisi olanlar dinler. Ardından yetkisi olanlar karar verir, bilgisi olanlar da verilen kararın neden işe yaramadığını anlatmaya çalışır.
Kurumsal dünyanın sessiz mizahı tam da burada başlar.
Bir çalışan düşünün; yıllardır aynı işi yapıyor, sürecin her aşamasını biliyor. Yeni sistem hakkında görüşü sorulduğunda uzun uzun anlatıyor. Toplantı bitiyor, herkes teşekkür ediyor. Sonrasında bambaşka bir karar çıkıyor. Birkaç ay sonra ortaya çıkan sorunlar karşısında aynı çalışan bu kez “Ben bunu toplantıda söylemiştim” cümlesini kuruyor. Kurum tarihinin en çok kullanılan ama en az dikkate alınan cümlelerinden biridir bu.
Elbette yönetmek kolay değildir. Karar vermek sorumluluk ister. Ancak bilgi ile yetkinin birbirinden uzaklaştığı her yerde verimlilik de aynı ölçüde uzaklaşır. Çünkü en doğru karar, yalnızca yetkiyle değil, bilgiyle de desteklenen karardır.
Belki de çalışma hayatında başarının sırrı; bilgisi olanlara biraz daha yetki vermek, yetkisi olanlara da biraz daha bilgi ulaştırmaktır.
Aksi halde aynı döngü devam eder:
Bilgisi olan anlatır.
Yetkisi olan karar verir.
Sonra herkes dönüp birbirine bakar ve şu soru sorulur:
“Bu fikri kim ortaya attı?” :::












