Cennette sayısız ağaç vardı; insan kalkıp yasaklanmış olan tek ağaca uzandı.
İnsanlık tarihini tek bir cümleye sığdırmak isteseniz, sanırım bundan daha kestirmesini bulamazsınız. Ne bahçenin bolluğu, ne gölgesi, ne de sonu gelmeyecek bir güvenlik… Hepsi bir ısırıklık merakın yanında pufladı söndü. Sonra biz o ısırığa “ilk günah” adını taktık.
Oysa o ısırık, insanın kendisiyle ilk kez tanıştığı andı.
Küçük bir çocuğa evin bütün odalarını açın, tek bir kapıyı kilitleyin; çocuğun aklı gün boyu o kilitli kapının önünde dolaşır.
Yasak, isteği bastıran bir kapak değildir; çoğu zaman onu imal eden tezgâhtır. Bunu bilmeyen din yoktur, bunu bilmeyen devlet yoktur, bunu bilmeyen baba yoktur; hepsi bile bile yapar zaten. Çünkü yasak, iktidarın en ucuz üretim biçimidir: hiçbir şey harcamadan, yalnızca “olmaz” diyerek insanın içinde ömür boyu sürecek bir kıpırtı yaratırsınız.
Buradan da o meşhur itiraz doğar.
Şöyle bir mühendis düşünün: makineyi kendi tasarlıyor; dişlisini, yağını, ısınma katsayısını kendi ayarlıyor. Sonra oturup makinenin bütün çalışma prensiplerini yasaklayan bir kullanım kılavuzu yazıyor. Ardından da kılavuzu okusun diye makinenin başına binlerce yıl boyunca müfettişler yolluyor. Bir sanık düşünün ki, suçu işlemesi için gereken bütün donanım, mahkemeyi kuran tarafından kendisine doğuştan takılmış.
İtiraz güçlüdür. Uzun yıllar ben de bu itirazın avukatlığını yaptım. Sonra bir gün fark ettim: dosya kabarık, ama yanlış mahkemede duruyor.
Arapçada günahın adlarından biri *hatîe*’dir; kökü *hatâ*, yani atılan okun hedefi tutturamaması. Tuhaf bir tesadüf: Yunancada trajedi kahramanının düşüşünü anlatan *hamartia* da tam olarak aynı şeyi söyler — okun hedeften sapması. İki ayrı medeniyet, aynı görüntüde buluşmuş.
Öbür kelimeler de kendi tarifini getirir. *Zenb*, hayvanın arkasında sürüklediği kuyruk: yaptığınızın peşinizden gelen kısmı. *İsm*, insanı ağırlaştıran, yürümekten alıkoyan yük. *Cürm*, meyveyi dalından koparmak.
Dikkat ediniz: bu kelimelerin hiçbiri arzuyu tanımlamıyor. Hepsi bir mesafeden, bir sapmadan, bir yükten söz ediyor. Demek ki mesele istemek değil; isteğin nereye düştüğü.
Iskalamak, yalnızca nişan alanın kelimesidir.
Zaten arzunun kendisinde utanılacak bir şey yok.
İçimizdeki o “günahkâr istek” dediğimiz şey, salgı bezlerinin, milyonlarca yıllık bir hayatta kalma inadının, hücrelerimize kazınmış bir çoğalma telaşının adıdır. Şehvet, doğanın kendini sürdürme refleksidir. Hırs, açlığın uygarlığa uyarlanmış hâlidir. Bencillik, ölmemek için evrimin bize verdiği ilk derstir. Vaizlerin “nefs” deyip lanetlediği şey, biyolojinin bize hayat versin diye yüklediği bavuldur. Bavulu bırakırsanız yolculuk biter, taşırsanız omzunuz acır.
Üstelik şehvet yalancı da değildir. Adını söyler, kapıyı çalar, ne istediğini bilir.
Asıl kandıran başkasıdır.
Cennette yasaklanan ağacın adını hatırlayalım: *şecere-i huld*, yani sonsuzluk ağacı. Şeytan Âdem’e haz vaat etmedi; ölümsüzlük vaat etti, eskimeyen bir saltanat vaat etti. İlk günah bedenin iştahı değil, benliğin ihtirasıydı: ölmemek ve hesap vermemek.
Şehvet insanı yatağa düşürür. Kibir tahta çıkarır. Hangisinden dönmek daha zordur, siz söyleyin.
Kaldı ki kıssanın asıl fiili yemek bile değil. “Ahd vermiştik, unuttu” deniyor. Düşüş bir iştah kazası olarak değil, bir hafıza kazası olarak anlatılıyor. Kelimenin kendisi de bunu fısıldar: unutan mahlûk, *insan*. Kim olduğunuzu bir an için unutursunuz; gerisi kendiliğinden gelir.
Keşişler çöllere kaçtı. Manastırların taş odalarında, gözlerini kapatarak, dizlerini kanatarak, aynasız duvarlara bakarak yenmeye çalıştılar içlerindekini.
Kaçmak yenmek midir? Bir insan kendinden kaç kilometre uzağa gidebilir?
Kimileri de kaçmak yerine örtmeyi seçti: istek uyandıran ne varsa üstünü kapattılar, görüntüyü sildiler, sesi kıstılar, resmi yasakladılar. Fakat örtünün altında duran şeyin orada durduğunu, örtüyü örten herkesten iyi bilir. Zaten örtüyü icat eden de o bilgidir.
Perde çekmek görmemek değildir; sadece bakmamaktır.
Bizim irfan geleneğimiz bu yüzden nefsi bir düşman olarak değil, bir güzergâh olarak okur: emreden nefs vardır, kendini kınayan nefs vardır, huzura eren nefs vardır. Aynı nefs, üç ayrı istikamet. Yani içinizdeki o ses kesilmiyor; terbiye ediliyor. Atı öldürerek binicilik öğrenilmez. Zaten isteklerini kaybetmiş bir insan iyileşmiş sayılmaz, sönmüş sayılır.
Asıl mahkeme ne göklerde kurulur, ne de omuzlarımızdaki meleklerin defterinde.
Asıl mahkeme kafatasının içindedir. Yargıç sizsiniz, sanık sizsiniz, savcı sizsiniz, yalancı tanık gene sizsiniz.
Aklınızın bir yanı arzunuzu aklamak için gece boyu gerekçe uydurur: “ben aslında öyle demek istememiştim”, “şartlar öyleydi”, “herkes yapıyor”. Öbür yanı hiç sesini çıkarmadan dinler, not alır, pusuya yatar. Sonra bir sabah, hiç beklemediğiniz bir saatte, çayınızı karıştırırken göğsünüzün ortasına bir utanç iner. Kimse görmemiştir, kimse bilmemektedir, hiçbir gazete yazmamıştır. Yine de yakalanmışsınızdır.
Fakat şuraya dikkat: o mahkemenin varlığı bir lanet değildir. Huzursuzluk, hâlâ bir hedefiniz olduğunun delilidir.
Peki insanın içinde gerçekten ne olduğunu kim anlatacak?
Vaaz size ne yapmamanız gerektiğini söyler; roman, yapmamanız gereken şeyi neden bu kadar çok istediğinizi anlatır. Vaaz sizi düzeltmeye çalışır, roman tanımaya. Bir romancı bir insanın içine ne kadar derin inerse, yaratılışın tutanağına o kadar yaklaşır.
Ve tam burada dikkatli olmak gerekir, çünkü romanın en çok istismar edilen cümlesi de buradan çıkar: “Yalnız değilsin.”
Kalabalık masumiyet üretmez. Ortaklaşa işlenen günah günah olmaktan çıkmaz, sadece katlanılır hâle gelir. Raskolnikov teselli edilmedi; ezildi, sonra o enkazın altından kalktı. Anna Karenina’yı okurken içinizi acıtan şey, herkesin aldattığını öğrenmenin rahatlığı mıdır — yoksa o kadının yalnızlığının size fazlasıyla tanıdık gelmesi mi?
Büyük roman size arkadaşlık teklif etmez, ayna tutar. Aynanın merhameti yoktur, sadakati vardır.
Ama şurası da doğru: insanın kendi türüyle barışması, ancak kendi çirkinliğini bir başkasında görüp ona acımayı öğrenmesiyle başlar. Yani “yalnız değilsin” cümlesi bir beraat ilamı değil, bir davettir. Mazeret diye okunduğunda uyuşturucuların en nazikidir; çağrı diye okunduğunda merhametin başlangıcı.
Dostoyevski “hepimiz herkesten sorumluyuz” derken elinize bir mazeret tutuşturmuyordu; daha ağır bir fatura kesiyordu.
Zaaflarınızla korkularınız ömür boyu birbiriyle boğuşacak. Teninizin altında hep gizli bir huzursuzluk taşıyacak ve hep ama hep, kim olduğunuzu merak edeceksiniz.
Sizi değerli kılan şey de bu zaten: kusursuzluğunuz değil, çelişkinizle olan uzun ve bitmeyen kavganız. Melekler kusursuzdur; onun için hiçbiri roman yazmadı, hiçbiri şiir söylemedi.
Yasak ağaç hâlâ bahçenin ortasında duruyor. Ona uzanan elin sizin eliniz olduğunu bilerek yaşamak kolay değil.
Fakat asıl korkulacak gün, içinizdeki mahkemenin sizi beraat ettirdiği gün değildir.
Duruşmaya çıkmaktan vazgeçtiği gündür.













