Edebiyatın ve şifanın içerisindeyken kelamın sıhhatine talip olmayı, hayatın çetin imtihanlarında vicdanın ve dürüstlüğün sesine kulak vermeyi bir yaşam felsefesi haline getirenler vardır. Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocuk yaşta tanışılan o derin eksiklik duygusundan merhametli bir dedenin kan bağından öte şefkatine, dört yıllık yatılı askeri lise disiplininden hemşirelik mesleğinin o insanı en yalın haliyle tanıtan mukaddes burağına ve içindeki duyguların nefes alma şekli olan o asil şiir yolculuğuna uzanan hasbi hikayesiyle şair ve hemşire Çiğdem Ada ile derin bir hasbıhal gerçekleştirdik.
Çiğdem Hanım, Satır Arası’na, bu hasbi gönül masamıza safalar getirdiniz. Sizi sadece kaleminden dökülen o derin ve şifalı kelimelerle değil; hemşirelik gibi mukaddes bir mesleğin şefkatini omuzlayan, hayatın çetin rüzgarlarına karşı evlatlarıyla dimdik ayakta duran hasbi bir sîne olarak burada ağırlamak büyük bir şereftir.
Röportajımıza sizi, o satır aralarında saklı duran asil geçmişinizi tanıyarak başlayalım: Çiğdem Ada kimdir? Hayatını hangi mukaddesat üzerine inşa etmiştir?
Çiğdem Ada, hayatın erken yaşta büyüttüğü kadınlardan biridir. Çocuk yaşta kayıplarla, eksikliklerle ve insanın içini sessizce olgunlaştıran kırılmalarla tanıştım. Belki bu yüzden hayata hiçbir zaman yüzeyden bakamadım. İnsanların suskunluklarında, gözlerinde, ses tonlarında gizlenen duyguları anlamaya çalışarak büyüdüm.
Hayatımın temelini ise merhamet, emek ve samimiyet oluşturdu. Çünkü insanın başına gelen şeyler kadar, başına gelenlerden sonra kalbini neye dönüştürdüğü de önemlidir. Ben kırgınlıkları öfkeye değil; anlamaya dönüştürmeye çalıştım.
Hemşirelik mesleği de bu yönümü daha da derinleştirdi. Bir insanın en savunmasız anına tanıklık etmek, hayatın ne kadar kısa ve ne kadar kıymetli olduğunu her gün yeniden öğretiyor. Şiir ise bütün bu yaşanmışlıkların içimde nefes alış biçimi oldu. Yazmak benim için yalnızca edebiyat değil; insanı, acıyı, sevgiyi ve yaradılışı anlamaya çalışma hâlidir.
Bugün kendimi tek bir sıfatla anlatamam. Ben biraz anne, biraz hemşire, biraz çocukluğunun izlerini taşıyan bir kadın, biraz da kelimelere sığınarak kendini tamamlamaya çalışan bir yolcuyum. Hayatımı da insanı incitmemeye, gördüğüm acıyı küçümsememeye ve sevgiyi eksiltmeden yaşamaya çalışarak inşa ettim.
Çocukluk yıllarınızda arkanızda dağ gibi duran o asil dedenizden bahsediyorsunuz. Sonradan onun, annenizin üvey babası olduğunu öğrendiğinizde sevginizin daha da büyüdüğünü belirterek, “Kan bağı olmadan da bir çocuğa baba olunabileceğini onun merhametinde gördüm” diyorsunuz. Korku ve şiddetin hâkim olduğu bir evden çıkıp, dedenizin yanında “korunmak” duygusunu ilk kez öğrenmek, sînenizde nasıl bir baba mizanpajı inşa etti?
İnsan çocukken babayı sadece bir insan olarak değil, bir sığınak gibi görüyor. Benim çocukluğumda ise korku, huzurun önüne geçmişti. Bu yüzden uzun yıllar “güç” kavramını sertlikle karıştırdım. Sonra dedemin varlığıyla başka bir şey öğrendim: Asıl güç, korkutmakta değil; koruyabilmektedir.
Dedem bana sevgiyi büyük cümlelerle anlatan biri değildi. Ama bir bakışıyla, bir susuşuyla bile “arkandayım” hissini verirdi. Hayatımda ilk kez onun yanında kendimi güvende hissettim. Şimdi dönüp baktığımda, çocuk ruhumun en çok ihtiyaç duyduğu şeyin maddi imkân değil; şefkat ve güven olduğunu anlıyorum.
Yıllar sonra onun annemin üvey babası olduğunu öğrendiğimde içimdeki saygı daha da büyüdü. Çünkü o bana kan bağının insan olmaya yetmediğini öğretti. İnsan bazen hiç mecbur olmadığı hâlde bir ömrü omuzlayabiliyor. İşte ben merhametin en gerçek hâlini onda gördüm.
Sanırım bu yüzden bugün hayatımda “baba” kavramını otoriteyle değil, vicdanla tanımlıyorum. Bir insanın sesi ne kadar yüksek çıkarsa çıksın, eğer içinde şefkat yoksa eksik kalıyor. Dedem bana sevgiyi göstermenin bazen sadece sağlam durabilmek olduğunu öğretti. Ve ben hâlâ hayatta karşılaştığım birçok iyiliğin içinde onun gölgesini hissediyorum.
“Dul bir kadının kız çocukları olmak, insanların sizi eksik görmesine yetiyordu” diyerek, arkasında bir erkek figürü olmayan kadınların toplum tarafından daha kolay suçlandığı bir çevrede büyüdüğünüzü fısıldıyorsunuz. Toplumun bu çapaklı bakışlarına karşı erken yaşta olgunlaşmak; insanların ses tonlarından, bakışlarından ve o ağır suskunluklarından derin anlamlar çıkarmak kaleminize nasıl bir sezgi gücü kattı?
Bazı insanlar çocukluğunu oyunlarla hatırlar, bazılarıysa insanların bakışlarını okuyarak büyür. Ben ikinci tarafta oldum. Çünkü küçük yaşta anlıyorsunuz; insanlar bazen hiçbir şey söylemeden de insanı eksik hissettirebiliyor.
Babası olmayan bir kız çocuğu olmak, hele ki dul bir annenin evladı olmak toplumun bazı kesimlerinde görünmez bir yük taşıyor. Daha kolay yargılanıyorsunuz, daha kolay suçlanıyorsunuz. Sanki arkanızda bir erkek yoksa hayata karşı daha savunmasız, daha “sahipsiz” sayılıyorsunuz. Bu durum beni uzun yıllar incitti ama aynı zamanda insanları daha derinden gözlemlemeyi öğretti.
Ben sanırım en çok suskunlukları dinleyerek büyüdüm. Bir insanın gözlerini kaçırışından, sesinin titremesinden, kelimelerin arasına sakladığı kırgınlıktan anlam çıkarmayı erken öğrendim. Çünkü çocukken insan kendini koruyabilmek için sezgilerini büyütüyor.
Bu durum kalemime de doğrudan yansıdı. Şiir benim için sadece yazmak değil; insanların görünmeyen taraflarını hissetmeye çalışmak oldu. Çünkü hayatta herkes yüksek sesle konuşmuyor. Bazı insanlar sessizce kırılıyor, sessizce mücadele ediyor, sessizce yoruluyor. Ben biraz da o sessizliklerin dilini yazmaya çalışıyorum.
Belki bu yüzden şiirlerimde gösterişli cümlelerden çok, insanın içine dokunan sade bir gerçeklik var. Çünkü ben hayatı dışarıdan değil, yaranın içinden tanıdım.
Hayat ilerledikçe çocukluğun peşinizi bırakmadığını, sevgiyi yanlış yerlerde aratarak hüsranla biten ilişkilere yol açtığını söylüyorsunuz. İnsanın zamanla “kırılarak da öğrendiğini”, geçmişine kızmadan sadece anlayarak olgunlaştığını belirtiyorsunuz. Kendini suçlama barikatlarını yıkıp, geçmişle hasbi bir barış imzalama süreci bir kadının ruhuna nasıl bir hürriyet kazandırır?
Hayat ilerledikçe çocukluğun peşinizi bırakmadığını, sevgiyi yanlış yerlerde aratarak hüsranla biten ilişkilere yol açtığını söylüyorsunuz. İnsanın zamanla “kırılarak da öğrendiğini”, geçmişine kızmadan sadece anlayarak olgunlaştığını belirtiyorsunuz. Kendini suçlama barikatlarını yıkıp, geçmişle hasbi bir barış imzalama süreci bir kadının ruhuna nasıl bir hürriyet kazandırır?
İnsan uzun süre yaşadığı acıları sadece kader sanıyor. Sonra bir gün fark ediyor ki çocuklukta eksik kalan ne varsa, büyüdüğünde onu tamamlayacak insanları arıyor. Ben de uzun yıllar sevgiyi yanlış yerlerde aradım. Çünkü insan bazen hak ettiğini değil, alışık olduğu duyguyu seçiyor.
Hüsranla biten ilişkiler bana önce kırılmayı öğretti, sonra da kendime dönmeyi… Bir noktadan sonra şunu anlıyorsunuz: Sürekli kendini suçlayarak iyileşemiyorsun. Geçmişe öfke duyarak da özgürleşemiyorsun. İnsan ancak yaşadıklarının sebebini anlayabildiğinde içindeki yük hafifliyor.
Ben geçmişimle savaşmayı bıraktığımda kendime daha dürüst bakabildim. Çocukluğumun korkularını, eksikliklerini, sevilme biçimimi fark ettikçe; kendime daha merhametli davranmayı öğrendim. Çünkü insanın en büyük yorgunluğu bazen yaşadıkları değil, yıllarca kendine karşı taşıdığı sertlik oluyor.
Bir kadının ruhundaki gerçek hürriyetin de burada başladığını düşünüyorum. Kendini affedebildiğinde… Eksik taraflarını inkâr etmeden sevebildiğinde… Birilerine tutunmadan da ayakta kalabileceğini anladığında… Çünkü insan en çok kendi içine dönebildiğinde olgunlaşıyor.
Bugün geçmişime baktığımda hiçbir acıyı kutsamıyorum ama hiçbirini inkâr da etmiyorum. Hepsi beni başka bir insana dönüştürdü. Ve sanırım insanın ruhuna en çok iyi gelen şey; kendi hikâyesine düşman olmaktan vazgeçmesi.
Hemşirelik gibi kutsal bir mesleği ifa ediyorsunuz. Bir insanın en savunmasız, en muhtaç anında acıya, çaresizliğe ve umuda tanıklık etmenin, sizi kendi içinize döndürdüğünü ifade ediyorsunuz. Şefkati sadece hissetmekle kalmayıp, onu bir zanaat gibi emek vererek yaşatmak, insanı en çıplak haliyle tanıyan bir hemşire olarak dünyaya bakışınızı nasıl pürüzsüzleştirdi?
Hemşirelik bana insanın aslında ne kadar kırılgan bir varlık olduğunu öğretti. Hayatın içinde güçlü görünen insanların bile bir hastane odasında çocuk gibi korkabildiğine, bir dokunuşa, bir güzel söze nasıl ihtiyaç duyduğuna çok kez şahit oldum. Bu yüzden mesleğim zamanla benim için sadece bir iş olmaktan çıktı; insan ruhunu daha yakından tanıdığım bir yolculuğa dönüştü.
Bir insanın en savunmasız anında yanında olmak, ister istemez sizi de kendi içinize döndürüyor. Çünkü orada kimsenin unvanı, makamı, gösterişi kalmıyor. Hepimiz acının karşısında aynı yalınlığa dönüyoruz. Sanırım bu yüzden insanlara karşı daha yumuşak bakmayı öğrendim. Kimsenin taşıdığı yükü tam olarak bilemeyeceğimizi anladım.
Şefkatin de sadece bir duygu olmadığını düşünüyorum artık. Şefkat bazen sabırdır, bazen gece boyunca bir hastanın başında beklemektir, bazen de yorgun olsanız bile karşınızdaki insana “yalnız değilsiniz” hissini verebilmektir. Emek isteyen bir tarafı vardır. Ve insan bu emeği verdikçe kendi kalbi de başka türlü olgunlaşıyor.
Mesleğim bana hayatın ne kadar kısa olduğunu da öğretti. Bu yüzden artık insanları daha az yargılıyor, anların kıymetini daha çok hissediyorum. Belki şiirlerimin içindeki o merhamet duygusu da biraz buradan geliyor. Çünkü insanı en çıplak haliyle gördüğünüzde, geriye kibir değil; daha çok anlayış kalıyor.
Dört yıl boyunca yatılı askeri lisede okumak, genç yaşta tek başına ayakta kalma mücadelesi vermek ve çalışırken eğitim hayatına devam etmek… Bu çetin askeri disiplin ve erken yaşta omuzlanan hayat sorumluluğu, zorlu yollardan geçerek kendi potansiyelinizi keşfetmenizde nasıl bir nirengi noktası oldu?
Dört yıl yatılı askeri lisede okumak, çocuk yaştan genç kızlığa geçişimi hızlandıran en önemli dönemlerden biriydi. O yaşlarda aileden uzak kalmak, düzenin ve disiplinin içinde yaşamak insana erken olgunlaşmayı öğretiyor. Bir yanınız hâlâ çocuk kalmak isterken, diğer yanınız güçlü durmayı öğreniyor.
Askeri disiplin bana sadece kuralları değil; dayanmayı, sorumluluk almayı ve vazgeçmemeyi öğretti. Hayatın karşıma çıkardığı zorluklarda ayakta kalabiliyorsam, bunun temelinde o yılların büyük etkisi vardır. Çünkü insan bazen konforla değil, mücadeleyle şekilleniyor.
Sonrasında genç yaşta tek başına yaşamaya başlamak ve çalışırken eğitim hayatıma devam etmek de beni hayata karşı daha dirençli biri yaptı. Yorulduğum, düştüğüm, “artık yapamam” dediğim zamanlar elbette oldu. Ama sanırım ben her defasında içimde yeniden ayağa kalkan bir taraf keşfettim.
Bugün dönüp baktığımda, yaşadığım zorlukların bana yalnızca güçlü olmayı değil; kendi potansiyelimi tanımayı da öğrettiğini görüyorum. Çünkü insan bazen en çok sıkıştığı yerde kim olduğunu fark ediyor. Ben hayatın kolay tarafında değil, mücadele eden tarafında büyüdüm. Belki bu yüzden bugün hâlâ vazgeçmeden üretmeye, öğrenmeye ve kendimi geliştirmeye devam ediyorum.
Gelelim mürekkebinizin o asil meyvelerine, sînenizden kopup okuyucunun kalbine emanet ettiğiniz o 3 kavi eserinize: “Ale’l İnsan”, “Meğer” ve ismiyle müsemma felsefi bir burak olan “Kul Aşka Âşıktır Aşk da Onun Aynasıdır”. Edebiyat dünyasında lekesiz birer iz bırakan bu üç kitabınızın isim hikayelerini, sâfi içeriklerini ve sayfaları aralayacak okuyucuyu oralarda nelerin beklediğini sizden dinleyebilir miyiz?
Ben yazarken hiçbir zaman sadece bir kitap ortaya koyma düşüncesiyle hareket etmedim. Her kitabım biraz kendi iç yolculuğumun, biraz da insanı anlama çabamın bir durağı oldu. Bu yüzden isimleri de içerikleri de benim için yalnızca bir başlık değil; yaşanmışlıkların ve sorgulamaların izdüşümü aslında.
“Ale’l İnsan”, insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesini anlatan bir kitaptı benim için. İnsan bazen en büyük savaşı kendi içinde veriyor. Kırgınlıklarıyla, geçmişiyle, yalnızlığıyla… O kitapta okuyucuyu biraz insan ruhunun derinliklerinde dolaşan, yer yer yüzleşen, yer yer kendine tutunan şiirler bekliyor.
“Meğer” ise benim için fark edişlerin kitabı oldu. Hayatta bazı gerçekleri çok geç öğreniyoruz. İnsan bazen bir ömrü yanlış bildiği duygularla geçirebiliyor. “Meğer” derken aslında biraz hayal kırıklığını, biraz uyanışı, biraz da insanın kendine dönmesini anlattım. İçinde aşk da var, kırılma da kabulleniş de…
“Kul Aşka Âşıktır Aşk da Onun Aynasıdır” ise diğerlerinden daha farklı bir yerde duruyor benim için. O kitapta aşkı yalnızca iki insan arasındaki duygu olarak değil; insanın yaradılışla, hayatla, kendisiyle ve Yaradan’la kurduğu bağ olarak ele aldım. Çünkü zamanla şunu fark ettim: İnsan aslında biraz da aradığı şeyin aynasına dönüşüyor.
Benim şiirlerimde çok büyük iddialardan ziyade samimi bir insan sesi vardır. Bu yüzden okuyucu kitaplarımda kusursuz insanlar değil; yaralanmış, düşmüş, yeniden ayağa kalkmış gerçek duygular bulacaktır. Belki de bu yüzden birçok insan kendi hayatından bir parçayı satırlarımın arasında hissediyor.
Şiirin hayatınıza tutunma şeklini anlatırken muazzam bir saptama yapıyorsunuz: “Bazı yaralar konuşularak değil; okuyarak derinleşip, yazarak dönüşüyor.” Yazmayı edebiyattan öte, içinizde biriken o dertli duyguların bir “nefes alma şekli” olarak gören bir şair olarak; şiirlerinizde tüm insanlığın ortak sessizliğini ve hayata rağmen ayakta kalma çabasını nasıl ilmek ilmek dokuyorsunuz?
Ben şiiri hiçbir zaman yalnızca estetik bir yazı türü olarak görmedim. Şiir benim için insanın içine sakladığı, çoğu zaman kimseye anlatamadığı duyguların dili oldu. Çünkü bazı acılar vardır; anlatmaya kalkınca küçülür ama yazıldığında derinleşip başka kalplere ulaşır.
Yazarken yalnızca kendi hikâyemi anlatmıyorum aslında. İnsanların ortak yaralarına, ortak yalnızlıklarına dokunmaya çalışıyorum. Çünkü inanıyorum ki hepimizin içinde çocukluktan kalmış bir sessizlik, anlaşılmayı bekleyen bir kırgınlık var. Şiirlerimde bu yüzden çok süslü bir dil kurmaktan ziyade, insanın içine değen samimi bir hakikat bırakmaya çalışıyorum.
Hayata rağmen ayakta kalma çabası da sanırım en çok tanıdığım duygu. İnsan bazen sadece güçlü olduğu için değil, başka seçeneği kalmadığı için devam ediyor. Ben bunu hem kendi hayatımda hem de mesleğim gereği dokunduğum insanlarda çok gördüm. Bu yüzden şiirlerimde umut hiçbir zaman gürültülü değildir; daha çok sessizce direnen bir ışık gibidir.
Yazmak benim için bir kaçış değil, kendime dönüş biçimi oldu. Her dize biraz içimde biriken yükü hafifletti, biraz da başka insanların yalnızlığına omuz verdi. Eğer bir okuyucu bir şiirimde kendinden bir cümle buluyorsa, sanırım şiirin gerçek anlamı da tam burada başlıyor. Çünkü bazen insanı en çok iyileştiren şey, bir başkasının da aynı yerden kırıldığını bilmek oluyor.
Bugün geldiğiniz yerde acılarınızı, kayıplarınızı ve hayal kırıklıklarınızı inkâr etmeyip, aksine “İnsan bazen en çok yaralarından güçleniyor, iyi ki yaşamışım” diyorsunuz. Satır Arası masamızdan, hayata dürüstçe bakmak isteyen, kendi yaralarıyla yüzleşmekten korkan dertli sînelere ve “Kelimelerin Sıhhati”ne gönül verenlere bırakacağınız o nihai kurumsal mesajınız ne olur?
İnsan çoğu zaman yaralarını saklayarak güçlü kalacağını düşünüyor. Oysa gerçek güç, insanın kendi hakikatiyle yüzleşebilmesinde saklı. Ben hayatım boyunca şunu öğrendim: Kaçtığımız acılar büyüyor, baktığımız acılar ise zamanla bizi dönüştürüyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaşadığım hiçbir şeyi romantize etmiyorum. Kayıpların, kırgınlıkların, yalnızlığın insanda bıraktığı izleri çok iyi biliyorum. Ama artık şuna inanıyorum; insan başına gelen her şeyi değiştiremese de o yaşananların içinde nasıl bir kalp taşıyacağını seçebiliyor.
Bu yüzden insanlara söylemek istediğim en önemli şey şu olurdu: Kendinize karşı biraz daha merhametli olun. Herkesin içinde kimsenin bilmediği bir mücadele var. Kırılmış olmak eksiklik değil; hâlâ hissedebildiğinizin göstergesidir. Ve insan bazen tam da en dağıldığını sandığı yerde yeniden kuruluyor.
Kelimelerin de bir ruh taşıdığına inanıyorum. Bir cümle bazen bir insanın yıllardır içinde taşıdığı yükü hafifletebilir. Bu yüzden yazının, şiirin ve samimi bir kalbin hâlâ insanı iyileştiren tarafı olduğuna inanıyorum.
Ben bugün hâlâ öğrenen, dönüşen ve içindeki çocuğu anlamaya çalışan biriyim. Ama bütün yaşadıklarımdan sonra şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim: İnsan, hayatla savaşmayı bırakıp onu anlamaya başladığında içindeki huzura biraz daha yaklaşıyor.
Ahmet Bilgehan Arıkan ile Satır Arası’nda; çocukluk yaralarını şiirin asil nefesiyle şifalandıran, mesleğinin şefkatini kalemin namusuyla mühürleyen ve en çetin yollardan dürüstlük vakarını koruyarak geçen şair ve hemşire Çiğdem Ada’nın o kavi ömür mizanpajını daha ‘Kelimelerin Sıhhati’ terazisinde pürüzsüzce süzdük. Anladık ki; ticarette, davada, yuvada, şifada ve her çetin imtihanda niyet sâfi, emek hakiki ve teslimiyet tam olunca… Sonrası Bahar.













