Modern şehirlerdeki toplu taşıma araçları, adeta insanlık komedisinin sergilendiği bir sahnedir. Bu sahnenin en temel kuralı, yazılı olmasa da herkes tarafından bilinir: Ne pahasına olursa olsun, göz göze gelmekten kaçın.
Otobüsler, metro vagonları veya tramvaylar, sanki içeridekilerle değil de, dışarıdaki uzaylılarla doluymuş gibi bir atmosfer yaratır. Herkesin bakışları, ya telefon ekranına, ya camdan dışarıdaki bilinmezliğe, ya da sadece tavanın en ilginç noktasına sabitlenmiştir.
Bu, bir nevi modern dans koreografisidir. Bazen o kadar ustalaşılır ki, koridordan geçerken bile, koltukta oturanların yüzlerine bakmadan, sadece ayakları ve dizleri görerek ilerleriz. Ancak bu mükemmel koreografi, bazen bir saniyelik bir gafletle bozulur. Yanlışlıkla birinin gözüne baktığınız o an… O an, tüm evren durur. İki taraf da bir anlık şok yaşar, ardından sanki büyük bir suç işlemişler gibi hızla başka bir yöne bakarlar. O kısa saniyelik temas, saatler süren bir utanç ve “Acaba ne düşündü?” paranoyasını beraberinde getirir.
Bu durumun asıl ironisi, birbirimize en yakın olduğumuz anda, en uzak olmaya çalışmamızdır. Kalabalığın içinde bile, herkes kendi küçük yalnızlık balonunda yaşamayı tercih eder. Toplu taşıma, aslında modern insanın paradoksunu en iyi anlatan yerdir: Fiziksel olarak o kadar yakınız ki, birbirimize dokunabiliriz; ama sosyal ve duygusal olarak o kadar uzağız ki, birinin gözüne bakmaktan bile korkarız.
Sonuç olarak, toplu taşıma sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda modern toplumun sessiz çığlığını yansıtan bir aynadır. O aynada gördüğümüz şey, yüzlerce insanla dolu bir alanda, yapayalnız olmanın ne demek olduğudur.













