Günümüzün modern toplumunda, hepimiz birer izleyiciyiz. Sosyal medya platformlarında, hayatları pürüzsüz, kahkahaları samimi ve başarıları kesintisiz görünen “guruları” veya “influencerları” takip ederiz.
Onlar, bizi, mükemmel bir hayata sahip olmanın ne kadar kolay ve eğlenceli olduğuna inandırırlar. Ancak bu parlak perdenin arkasında, genellikle sessiz bir çığlık gizlidir. Çünkü mükemmellik, yorucu bir iştir.
Bir “mükemmel sabah rutini” videosunun arkasında, aslında 50 kez çekilmiş, her ayrıntının titizlikle ayarlandığı, doğal ışığın peşinde koşulmuş ve en sonunda kahvenin soğuduğu bir gerçek vardır. “Spontane bir fotoğraf” karesi için, saatlerce doğru açının aranması ve pozun ezberlenmesi gerekir. Sosyal medya guru, artık bir insan değil, “mükemmellik makinesidir.” O, her an “açık” olmak, her an mutlu görünmek ve her zaman en iyi halini sergilemek zorundadır.
Bu durum, dijital bir paradoksu ortaya çıkarır. Guru’lar, takipçilerine “kendin ol” diye nasihat verirken, kendileri gerçek benliklerinden en uzak haldedirler. Onların sattığı şey, ne bir ürün, ne bir hizmet, ne de bir fikir; sattıkları şey, ulaşılması imkansız bir “hayal”dir. Ve bu hayali sürekli canlı tutma baskısı, sanal dünyanın en büyük psikolojik yüklerinden biridir.
Sonuç olarak, sosyal medya gurularının aslında ne kadar yorulduğunu anlarız. Onlar, en sevimli filtrelerin, en parlak ışıkların ve en kusursuz gülüşlerin ardına saklanmış, modern zamanın soytarılarıdır. Biz onları alkışlarken, onlar perde arkasında “Gerçek hayatta bu kadar mutlu değilim!” diye sessizce bağırırlar. Bu, hepimizin bildiği, ama görmezden gelmeyi tercih ettiği bir gerçektir.












