Anlatılana göre Sisifos bir gün Tanrılar tarafından cezalandırılır. Cezası bir kayayı, dağın tepesinden zirvesine doğru taşımaktır.
Sisifos kayayı her zirveye taşıdığında; kaya tekrar dağın eteklerine doğru yuvarlanır. Ancak Sisifos tekrar tekrar aynı şeyi yapmasına rağmen kaya bir türlü zirvede duramaz. Sisifosa verilen asıl ceza; bir kayayı bitmeyen bir döngü ile dağın zirvesine taşımak değil. Sürekli ve istikrarlı bir çabanın asla yeterli olmadığıdır. Hikayenin bu kısmı hepimize tanıdık geldi değil mi?
Genellikle mutluluğun gayret ve sabır ile beraber geldiğini düşünürüz. Bunun içindir ki daima kendimizi tutarlı olmak istikrarlı olabilmek için bir düzen kurma ihtiyacı hissederiz.
Çünkü biz insanların içinde bulunduğu yaşamda hatta yaşama dair her ibarede bir döngü, bir devinim vardır. Doğada gördüğümüz yasalar, canlıların parçası olduğu denge yaşamın çekirdeğini oluşturan bir yapı haline getirir.
Biz insanların ise aldığı her karar yaptığı her seçim; çarklarını kendi elimizde oynattığımız sistemin küçük dişlilerini oynatan bir kuvvet haline getirir. Özetle tanımlamak gerekirse:
Kendi dağlarımızın zirvesine taşımak istediğimiz küçük taşlar…
Her bir taş; daha güçlü hareket etmeyi, her ilerleme daha çok motivasyonu gerektirir. Bu tıpkı bir arzunun peşinden koşmak gibi. Bir isteğin gerçekleşmesi üzerine çekilen çile…

İşte Sisifos tanrıların gazabıma uğradığı bu cezadan: önemli olanın arzuladığımız şeyin kendisi ya da o şey için gösterdiğimiz devasa mücadeleler değil,gösterdiğimiz çabanın bir hiçe ya da sonuşmaza döndüğünü görünce ; olmayanı olmadığı gibi bırakmayı öğrenmenin önemini anlar. Müthiş bir kabulleniş başlar. Artık istediği şey; kayayı zirveye taşımak değil, kayanın sürekli yuvarlanmasını hareketini devam ettirmeyi sağlamaktır. Başlangıçta kendi mutluluğu için istediği şeyin aslında gerçekten onu mutlu edecek şeyle ilgisi olmadığını fark eder . İşte bunu başarabilmek onu gerçek anlamda mutlu olma hissini vermiş oluyor.
Şimdi sisifosa benzer, doğal seçilimimiz olarak yüklendiklerimize dikkat çekmek istiyorum.
Söz gelimi çocuk yaşlarda hayal gücüne güvenmek kendimizi dünyanın gerçeklerinden kopuk halde yaşamak bir tesadüfün veya bilinçli bir seçimin ürünü olamaz değil mi? Neticede çocuk olmak pek çok şeyi keşfederek, yaşamı daha somut anlamda ele alabildiğimiz,gerçek dünyadaki mevcut sınırları tanımadığımız bir dönemdir.

Yetişkinlerdeki doğal seçilim durumu ise kadın veya erkek olarak toplum içinde ve sosyal yaşamda bizden bağımsız, birey olarak belli bir konumu doldurmak amacıyla çaba gösterdiğimiz daha doğrusu doldurmamız beklenen vasi tanımları kendimize yüklendiğimiz, genellikleri yorucu ve daha çok sorumluluk gerektiren dönemdir.
Bizler yaşamı aynı zamanda olduğu gibi biraz doğrusal algıladığımız için bazı yerde gerilemenin veya ilerleyememenin mümkün olduğunu anlayamayabiliyoruz.
Sanıyoruz ki doğada evrende var olan sebep-sonuç veya fizikteki gibi etki-tepki gibi bir genelgeçerlilik benzer şekilde hayatlarımıza entegre edilebilen bir durum. Fakat doğada bir tek aklı ve özgür iradenin biz insanlara ait olduğu gerçeğini hesaba katarsak: her durum ve olayın; kendi içinde pek çok imkanı,mümkünatı ve olasılığı barındırabileceğini de hatırlatmak isterim. Döngüsel olan düzenli olan aynı zamanda bir sebat ve tekdüzelik gerektirir. Ama insanlarda bu durum geçerli olamaz. Bizde kaosun dramın ve ruhsal bakımdan sahip olunmuş farklılığın bir sonucu var . O da başta söz ettiğim gibi devinimi döngüsel veya düzen olarak göreceğimiz şeylerin tamamen göreceli ve spesifik bağlamları olduğudur.
Camus’un Sisifos için söylediği bu hikaye hepimizin kendi içinde bir dağ olduğunu , her bir ruhsal buhranın çıkmaz yolun bir kaya olduğu ve onu taşımaya çalıştığımız zirvenin de huzur ve mutluluk olduğunu düşünüyorum. Tek döngü içimizde oluşandır. Her birimiz bir dağ seçmekte özgürüz. Fakat dağın zirvesine çıkarana kadar taşıyacağımız kayaların getireceği akıbet, işte o; bilinmezin ta kendisidir.












