Bir çocuk düşünün. Elinde kalem yok ama hayalleri var. Sırtında çanta yok ama merakı var. Belki bir okul sırasına hiç oturmamış ama gözleriyle dünyayı okuyabiliyor.
Şimdi de başka bir çocuk düşünün. Elinde en yeni tablet, her dersi eksiksiz gören bir programla büyümüş ama bir ağacı tanımıyor, toprağı hissetmemiş, bir soruya soru ile karşılık veremiyor.
Hangisi daha eğitimli?
Biz yıllardır eğitimi okula, okulu da müfredata sıkıştırdık. Oysa eğitim, dört duvarla sınırlı olmayan bir yolculuktur. Sadece öğrenmek değil, anlamak, sadece anlatmak değil, yaşatmak gerekir. Ama biz çocuklara çoğu zaman öğrenmek değil, sadece öğretilmek hakkı tanıyoruz.
Ne yazık ki eğitim sistemi çoğu zaman ruhsuz bir taşıma bandına dönüşüyor. Sıraya giren öğrenciler, aynı bilgilere maruz kalıyor, aynı kalıplarla düşünmeye zorlanıyor. Bir fikri sorgulamak cesaret isterken, sistem bizden sadece susarak ilerlememizi bekliyor.
Peki biz neden çocuklara düşünmeyi değil, doğru cevabı ezberlemeyi öğretiyoruz?
Belki de sorunun kaynağı, eğitimi sadece akademik başarıya indirgememiz. Oysa hayat bir sınavdan ibaret değil. Hayat, yolda kalmayı da bilmeyi gerektirir, kaybolduğunda soracak doğru kişiyi seçmeyi de… Ve bu da ancak düşünen, hisseden, hata yapmaktan korkmayan bireylerle mümkün olur.
Bugün bir çocuk “Ben başka bir şey hayal ediyorum” dediğinde, ona kaç kişi kulak veriyor? Kaç öğretmen o hayalin peşinden gitmesi için ona cesaret veriyor? Kaç aile başarının sadece notla ölçülmediğini hatırlatıyor?
Eğitim, sadece bilgi vermek değildir. Bilgiyi anlamlandırma, insanı tanıma, hayata dokunma sanatıdır. Ve bu sanatın içinde sevgi vardır, sabır vardır, farklılıklara saygı vardır.
Bir çocuğun gözündeki ışığı söndürmeden ona yol göstermektir gerçek öğretmenlik. Onun sesini kısmadan birlikte düşünebilmektir gerçek öğrenme.
Ve biz… Biz ancak bu ışığı diri tutarsak geleceği gerçekten aydınlatabiliriz.













