Ben bağımlılığı, modern dünyanın en sessiz ama en derin krizlerinden biri olarak görüyorum. İnsanlar hız, belirsizlik ve güvencesizlik içinde yaşarken; kısa yoldan kazanç, anlık haz ya da kaçış vaadi sunan her şey daha cazip hâle geliyor…
Değerli Okurlar,
Son zamanlarda hangi mecraya baksam, hangi haberi açsam, bağımlılık meselesiyle bir şekilde karşılaşıyorum. Özellikle sanal ve reel kumar bağımlılığı, artık münferit olaylar olmaktan çıkmış durumda. Üstelik bu tablo yalnızca “eğitimsiz” ya da “kenarda kalmış” kesimlere ait değil. Aksine, iyi eğitim almış, meslek sahibi, toplumda “başarılı” olarak kodlanan erkeklerin bu bağımlılık sarmalına girdiğini daha sık görür olduk. Bu durum ister istemez beni bireysel tercihlerden çok, toplumsal koşullar üzerine düşünmeye itiyor.
Kumar bağımlılığını yalnızca bir zayıflık ya da yanlış tercih olarak okumayı eksik buluyorum. Çünkü sanal bahis başta olmak üzere bu alan, günümüz dünyasında bilinçli biçimde büyütülen, dijital araçlarla yaygınlaştırılan ve insanların umut, başarı ve kazanma arzularına hitap eden bir sistemin parçası. Tam da bu nedenle devletin son yıllarda kumar ve yasa dışı bahisle mücadelede attığı adımları, salt güvenlik politikaları olarak değil; toplumsal koruma refleksi olarak okumak gerektiğini düşünüyorum. Erişim engelleri, finansal takipler, yasal düzenlemeler ve kamuoyuna yönelik uyarılar, bireyi yalnız bırakmayan bir devlet yaklaşımının göstergesidir.
Bağımlılık meselesi, yalnızca kumarla sınırlı da değil. Yasaklı madde kullanımı nedeniyle kamuoyuna yansıyan ünlü isimler, bu sorunun toplumun vitrini sayılabilecek kesimlerine kadar uzandığını açıkça gösteriyor. Bu tür vakalar, bana göre yalnızca “magazin haberi” değildir. Aksine, bağımlılığın nasıl normalleştirildiğini, nasıl görünmez kılındığını ve özellikle gençler üzerinde nasıl yıkıcı bir örnek oluşturduğunu gözler önüne seriyor. Devletin bu konuda sergilediği net tavır, bağımlılığı romantize eden ya da sıradanlaştıran söylemlere karşı önemli bir denge unsuru oluşturuyor.
Ben bağımlılığı, modern çağın en sessiz ama en derin krizlerinden biri olarak görüyorum. İnsanlar hız, belirsizlik ve güvencesizlik içinde yaşarken; kısa yoldan kazanç, anlık haz ya da kaçış vaadi sunan her şey daha cazip hâle geliyor. Devlet politikalarının burada devreye girmesi, yalnızca yasak koymak değil; toplumsal sınır çizmek anlamına geliyor. “Bu normal değil, bu kabul edilemez” demek, sosyolojik açıdan güçlü bir kamusal mesajdır.
Sonuç olarak bağımlılık, bireyin tek başına omuzlayacağı bir yük değildir. Sanal ya da reel kumar, yasaklı maddeler ya da başka formlar… Hepsi, çağın ürettiği ortak sorunlar. Devletin bu alanlardaki kararlı mücadelesi ise bana şunu düşündürüyor: Toplum, kendi kendine bırakılamayacak kadar kırılgan. Bağımlılıkla mücadele, aslında bireyi değil; insan onurunu ve toplumsal dengeyi koruma mücadelesidir.













