Günümüz evlerinin en kudretli, ama aynı zamanda en kırılgan objelerinden biri, hiç şüphesiz televizyon kumandasıdır.
Televizyonun ruhuna açılan bu sihirli kapı, varlığıyla huzur, yokluğuyla ise tam bir kaosa neden olur. Kumandanın kaybolduğu o an, evdeki tüm mantık kuralları askıya alınır ve aile fertleri, adeta bir Sherlock Holmes filmindeki dedektifler gibi, gerçeğin peşine düşerler. Ancak bu arama operasyonunda, mantık değil, sadece sezgiler ve suçlamalar rehberlik eder.
Soruşturmanın ilk adımı bellidir: “En son kimdeydi?” Bu basit soru, anında bir suçlama silsilesini başlatır. Anne, babayı; baba, çocukları; çocuklar ise suçu görünmez güçlere atarlar. Oysa bu küçük plastik parça, zaman ve mekân algımızı altüst etme konusunda eşi benzeri olmayan bir yeteneğe sahiptir. Çoğu zaman, en akla gelmeyecek yerlerde bulunur: Buzdolabının sebzelik çekmecesinde (gece yarısı atıştırmalık ararken yanlışlıkla konulmuş olabilir), banyonun raflarında (bir dergiyle karıştırılmıştır) veya en absürdü, bir ayakkabının içinde.
Kumandanın yokluğu, sadece eğlenceyi kesintiye uğratmakla kalmaz, aynı zamanda ev halkının sabrını da sınar. Bu anlık kriz, herkesin içindeki en ilkel duyguları yüzeye çıkarır: Öfke, çaresizlik ve hatta ihanet duygusu. “Beni kumandasız bıraktın!” çığlıkları, modern evliliğin en komik ama bir o kadar da acı gerçeklerinden biridir. İşte bu yüzden, kumanda kaybolduğunda yaşananlar, aslında insanlığın en büyük ortak deneyimlerinden biridir. Herkesin bir gün mutlaka yaşadığı bu absürt durum, bizi, modern teknolojinin basit bir parçasına nasıl da bağımlı olduğumuzu gösterir.
Kumanda, sadece bir kontrol aracı değil, aynı zamanda bizim disiplinimizin ve düzenimizin bir aynasıdır. Ve her seferinde, o aynada, bir plastik parçasına yenilmiş, komik ve biraz da çaresiz bir insanlık görürüz.













