Bir gün dünya haritasına baktım uzun uzun. İki yüz devlet, iki yüz bayrak, iki yüz başkent; sınırlarla kesilmiş bir gezegen. Sonra düşündüm: Bu çizgiler nerede duruyor gerçekten? Toprakta değil. Kafalarda. En kalın sınır, iki ülke arasındakinde değil; insanın zihninde, “Dünya benim ülkemden ibaret” diyen o görünmez duvarda.
Ulus devlet denen şey bize çok şey verdi, doğru. Ama bir de aldığı bir şey var, kimse pek konuşmuyor: Ufkumuzu aldı. Her ülkenin vatandaşı, kendi ülkesinin prim yapan cümlelerini ezberleyip durmaya başladı. Kendi avlusunu evren sandı. Kendi mahallesinin dilini tek dil bildi. Bayrak değişiyor, başkent değişiyor ama refleks aynı: Kendine bak, kendini öv, kendinden başkasını anlama.
Bir de şu var. Tepedekiler hep aynı saltanatı paylaştı. Resmî araba, resmî saray, resmî uçak, törenler, ziyafetler. Seçilmiş ya da atanmış, fark etmez; Hazine’den geçinen takımın hayatı hep parlak oldu. Yönetilenler ise çoğunlukla köylüydü ve köylü hep daha iyisine özendi. Özlem yön değiştirmedi: aşağıdan yukarı, hep yukarı. Kimse “Bu düzen yanlış” demedi, herkes “Ben de oraya çıkayım” dedi. İşte sistemin dehası burada. İsyan etmiyorsunuz, sıraya giriyorsunuz.
Köylülük derken tarladan bahsetmiyorum. Bir zihin hâlinden bahsediyorum. Tabularla, dogmalarla, “Böyle gelmiş böyle gider”le örülmüş bir kafa yapısından. Şehirde oturuyor olabilirsiniz, apartmanda, arabayla ama içinizde köyü taşıyor olabilirsiniz. Soru sorulduğunda savunmaya geçen, eleştiriyi hakaret sanan, düşünmek yerine tartışmaya atlayan o refleks; işte o köy. Coğrafi değil, içsel bir yer.
Kendime sordum, size de soruyorum. Şehirde beş kuşak boyunca aynı evde doğup ölmüş kaç ailemiz var? Kitaplığımızda dedemizin babaannesine doğum gününde armağan ettiği Türkçe bir roman duruyor mu? Başkentimizin adı, dünyada bir ressamın adı kadar biliniyor mu? Bu sorular insanı sinirlendiriyor, farkındayım. Çünkü cevapları rahatsız edici.
Ve sinirlendiğimizde ne yapıyoruz? Hemen kalkanı kaldırıyoruz. “Bu soruları Roma’da sorsan kaç cevap alırsın?” diyoruz. Belki haklıyız. Belki de bu, düşünmemek için bulunmuş zarif bir kaçış. Çünkü asıl mesele Roma’nın ne yaptığı değil, bizim soruyla yüzleşip yüzleşemediğimiz. Soruyu başka birine yıkmak, soruyu cevaplamak değildir.
En sevdiğimiz avuntu şu: kendi geri kalmışlığımızı bir “medeniyet farkı” gibi görmek. Onlarınki bir uygarlık, bizimki bir başka. Onlar şöyle yaşıyor, biz böyle inanıyoruz. Sanki köylülük bir tercihmiş, bir derinlikmiş gibi. Oysa medeniyet bir iddia değil, bir sonuç: İnsanın aklını ve doğanın imkânlarını birleştirip hayatı kolaylaştırması. Bunu kim başardıysa şehirleşti; başaramayan, sürekli başkasının uygarlığına özenip durdu ve bu özentiyi “Biz farklıyız” diye paketledi.
Bizdeki en büyük yanılgı neydi biliyor musunuz? Tanzimatçısı da İttihatçısı da Cumhuriyetçisi de kurtuluşu hep sadece eğitimde aradı. Okul açalım, mektep çoğaltalım, halk okusun, her şey düzelsin dediler. Güzel niyet. Ama eksik. Çünkü eğitim ekonomiyi şekillendirmez; ekonomi eğitimi şekillendirir. Toprağında sermaye birikmemiş bir ülke, ne kadar okul açarsa açsın, köleyi işçiye, ağayı sanayiciye dönüştüremez. Temel atılmadan duvar örülmez. Biz hep duvardan başladık.
Köylülük aşılamayınca siyaset de iki kokunun arasında salındı. Bir tarafta kışla parfümü, öbür tarafta cami parfümü. İkisi de aynı boşluğu doldurmaya çalıştı: aşılamamış bir modernleşmenin bıraktığı boşluğu. Halk birinden öbürüne savruldu, her seferinde aynı şeyi yaşadı farklı kostümlerle. Bu ikilem yıllar boyunca sürdü.
Siyaset bu kışla ve cami parfümleri arasında salınırken, halk bu ideolojik kavgayla oyalanırken gözden kaçırılan çok daha büyük bir yara vardı: saydamlık. Keşke, diyorum, bu hesap sorma işi son seksen yılı kapsayacak kadar genişlese. Görsek bir, kimler yutmuş deveyi hamuduyla. Hangi nutuklar atılmış vatan aşkına, şanlı tarihe, gururumuza dair ve o nutuklar atılırken arka cepte ne dönmüş. Çünkü en yüksek sesle vatan diyenler, çoğu zaman en sessizce hesabı götürenler oldu.
Üçüncü Dünya insanını en çok kim kazıkladı, biliyor musunuz? Dışarıdaki düşman değil. Başına çöreklenmiş kendi değnekçileri. Kendi dilinden konuşan, kendi bayrağını sallayan, kendi türküsünü söyleyen ama cebini düşünen adamlar.
En acısı da bu. Bizi en çok bizden olduğunu söyleyenler kazıkladı.













