Modern bir şehrin kalbi, sadece binaların ve yolların kesişim noktası değildir. Orası, aynı zamanda o şehrin ruhunun, telaşının ve tüm zıtlıklarının toplandığı bir ayna gibidir. Ankara için bu ayna, hiç şüphesiz Kızılay Meydanı’dır.
Kızılay’a ilk kez gelen bir yabancı, burayı sadece büyük bir kavşak olarak görebilir. Oysa Kızılay, bir mimari yapıdan çok, bir yaşam biçimidir.
Buraya adım attığınızda, ilk hissedeceğiniz şey, zamanın hızlandığıdır. Herkesin bir acelesi, bir telaşı vardır. Gençler, ellerinde telefonlarıyla randevu noktalarını ararken; işe geç kalmak üzere olanlar, trafiğin karmaşasında bir yerlere yetişmeye çalışır. Kızılay, adeta bir devasa saat gibidir; her bir birey, o saatin dişlilerinden biridir ve bir saniye bile durmaya niyetleri yoktur.
Ancak bu kaotik hızın ardında, bir yandan da şaşırtıcı bir dinginlik gizlidir. Banklarda oturan yaşlılar, güvercinleri besleyenler ve sadece etrafı izleyen insanlar, bu büyük telaşın bir parçası olmayı reddederler. Onlar, bu koşuşturmacayı dışarıdan izleyen ve tüm bu karmaşanın aslında ne kadar da anlamsız olduğunu bilen bilge ruhlardır. Onlar, Kızılay’ın bir parçası değil, adeta Kızılay’ın ruhunun bekçileridir.
Kızılay, aynı zamanda bir zıtlıklar cennetidir. Lüks mağazaların hemen yanında, sokak satıcıları el yapımı ürünlerini satmaya çalışır. Batı’dan esinlenmiş kafelerin önünden, geleneksel bir köfteci arabası geçer. Bu zıtlıklar, Kızılay’ı sıradan bir meydan olmaktan çıkarıp, tüm ülkenin bir minyatürü haline getirir. Burada her türlü insanı, her türlü hikâyeyi bulabilirsiniz.
Sonuç olarak, Kızılay sadece bir yer değil, bir duygu durumudur. Burada kaybolmak da, kendini bulmak da mümkündür. Çünkü Kızılay, biz neysek, onu bize gösteren büyük ve kaotik bir aynadır.













